Deniz Kenarı

Denize kenarı olan bir şehirde büyüdüyseniz eğer, o uçsuz bucaksız mavi su birikintisine tutkuyla bağlanmışsınızdır. Dalga sesini duymadığınız, rengini görmediğiniz, kokusunu hissetmediğiniz hiçbir yerde kolay kolay yaşayamazsınız. Onda mavinin binbir tonunu görür, dalgalarında seslerin en güzelini işitirsiniz. Hele her mevsimde, her rüzgarda size getirdiği kokular paha biçilmezdir. Bazen tertemiz bir hava gelir burnunuza, bazen yosun kokmuştur. Bazen o yosunlar mevsimi geldiğinde dipten kopup gelmiş, sahilde çürümeye yüz tutmuştur. Kumların, taşların, suyun ayrı kokusu vardır. Siz bilirsiniz, o anda hangisidir hissettiğiniz.

Bazen sütlimandır, bazen dalgalar çıldırmış gibi vurur karaya. Hepsini bilirsiniz, başka bir lisanı öğrenmek gibi zaman içinde öğrenirsiniz denizin lisanını da.

Deniz başka bir sevdadır benim gibiler için. Sanki denizi olmayan bir şehirde nefes alamıyor gibi hissedersiniz. Zaman zaman deniz kenarına gidip, dalgaların sesini dinlemek en huzur veren şeydir, bunu sizin gibi olmayanlar anlayamaz, şaşırırsınız.

Siz bilirsiniz, ufka doğru bakarken ansızın bir yunusun sizi selamlayacağını. Hele bir de yunus sürüsüne denk gelmişseniz çocuk gibi sevinir, onların geçit törenini kıpırdamadan izlersiniz. Mevsimini bilirsiniz o geçit töreninin, bakacağınız yeri bilirsiniz.

Martılar, balıkçıllar inip kalkarken denizin üstüne, denizin yaşadığını hissedersiniz. Onların çığlıkları şarkı gibi gelir kulaklarınıza.

Bir balıkçının oltasına takılan balık, hüzünle karışık sevinç doldurur içinize. Bir canlının hayatı sona ermiştir ama denizin hediyesidir balık, onu tutan balıkçıya. Rast gelmiştir, oltasını atarken “rastgele” diyen insanoğluna.

Yakamoz sadece şarkı sözlerinde geçen bir kelime değildir deniz kenarı insanı için. Görmüş ve büyülenmişsinizdir. İçinde yakamoz kelimesi geçen bir şarkı ya da şiir duyduğunuzda sizi kendi yakamozunuza götürür bir anda. Gecesi ayrı büyüler üstüne ay ışığı vurduğunda denizin. Sabahı bir başkadır güneş ışıkları yansırken pırıl pırıl.

İmbatı, meltemi, poyrazı, lodosu anlarsınız. Uzaktaki gemilerin geçişlerinden biraz sonra hangi rüzgar saçınızı karmakarışık edecek, eteğinizi havalandıracak ya da sizi üşütecek tahmin edersiniz. Böyledir deniz kenarında yaşamak. Ufukta denizin rengi değişmeye başladığında, karada siz hazırlıklarınızı yapmaya başlarsınız. Öğrenmişsinizdir o lisanı, anlarsınız birazdan neler olacak.

Bir gece vakti, denizin kıyısında yıldızlar bile başka görünür. Tek tek öğrenirsiniz isimlerini fonda bir dalga sesiyle.

Çocukken birkaç kez ayakkabılarınızı, paçalarınızı ıslatmışsınızdır dalgaların oyununa gelip. O parlak, rengarenk taşları toplamak, istiridye kabuklarından kolye yapmak ne büyük şanstır deniz kenarı çocukları için. Bir de eğer çok şanslıysanız, dalgaların hemen bitiminde kumdan istiridye çıkarmış, sonra onların tekrar kuma gömülmelerini izlemişsinizdir. Zaten ayakkabılar da o sırada ıslanır hep. Sahi kaçınız canlı istiridye çıkarttı kumdan? Bilir misiniz nasıl bir canlıdır? Başka canlıların kabuklarını kendilerine ev yapmış yengeçlerle tanıştınız mı hiç? Dalgaların karaya getirdiği denizyıldızlarını evlerine geri gönderdiniz mi?

Denizi olmayan hiçbir yere sığamazsınız, nefes alamazsınız. Hep dalga sesi duymak ister, güneşin, o mavi suyun üzerindeki pırıltısını görmek istersiniz. Denize kenarı olan şehirlerde yaşamak bambaşkadır.

Koşma Düşersin

Bugünlerde çocuklara en çok söylenen sözlerden biri “koşma düşersin.” Her koşan çocuk düşer mi? Düşen her çocuğun başına kötü bir şey gelir mi? Çocuk koşsa, takılıp düşse, dizi kanasa, elleri sıyrılsa ya da yüzü çizilse çok büyük bir problem midir? Koşmadığı için düşmeyen çocuklar yarasız, beresiz daha mı sağlıklıdır?

Benim yaşdaşlarım eminim duymamıştır “koşma düşersin” sözünü. Çünkü bizim dönemin çocukları sokakta oynamak deyiminin hakkını vermiş bir topluluktur. Sokağa adım atıldıktan sonra evdeki ebeveyn elbette göz ucuyla kontrol ederdi ama gözü sürekli üstümüzde, her attığımız adımdan haberdar değildi. Koştuğumuzdan, tırmandığımızdan, atlayıp zıpladığımızdan çok da rahatsız olmazlardı. Düşerdik, dizlerimiz kanar, ellerimiz sıyrılır hatta bazılarımız kafayı gözü dağıtırdı. Dizlerdeki yaralar kabuk bağlar, kafaya göze çok lazımsa bant yapıştırılır, hayat tüm hızıyla devam ederdi. Elbette bizim zamanımızda, çocuk istismarcıları bu kadar çok yoktu, ilişkiler güvenli, komşuluklar özeldi. Kimse birbirine yan gözle bakmazdı. İnsanlar mı çok iyiydi? Yoksa hep bunlar vardı da teknoloji bize bu kadar imkan sunmazken haberimiz mi olmazdı?

Bugün baktığımızda hem bütün bu sapık ruhlu insanlar, hem de fazla korumacı ebeveynler yüzünden “koşma düşersin” çocukları büyümeye başladı. Elbette çocuklarımızı korumakla mükellefiz. Ancak hemen yanı başımızda neşeyle koşan çocuğumuzu çığlık kıyamet durdurmak, eğlencesini bozmak korumacılık mıdır? Bu sözü söylediğimiz anda çocuğun kafasına “sen zaten beceriksiz olduğun için bunu da beceremezsin, otur oturduğun yerde de benim başıma iş açma, koşarsan nihayetinde düşecek, ağlayacak, beni de bununla uğraştıracaksın” imgelerini sokmuş oluyoruz. Benim fikrim çocuklar oynarken düşmeli, terlemeli, çamura bulanmalı, atlayıp zıplamalıdır. Anne babadan bağımsız, yaşıtlarıyla kendi sınırlarını zorlamalı, becerilerini geliştirmelidir. Buna izin vermediğimiz takdirde karşımıza çıkan model, yaptığı her işte ebeveynden onay isteyen, hatta yardımsız hiçbir işini yapamayan çocuklardır. Bu çocuklar büyüdükçe önce okul hayatlarında sonra da iş ve özel hayatlarında kendi başlarına hareket edemeyen, zor olan hiçbir şeye elini atamayan insanlar olmaktadırlar.

Zamanında kendi çocuğumu büyütürken yaptığım araştırmalardan aklımda kalanları aktarmak isterim. Hareket eden çocuk sağlıklıdır diye okumuştum. Buradan yola çıkarak, şunları söyleyebiliriz:

Günümüz koşullarında obezite almış başını gitmişken teknoloji bağımlısı hareketsiz çocuklar yerine koşan, hareket eden çocuklar yetiştirmeliyiz. Hareket ile beyin gelişimi arasında da bir bağlantı var. Düzenli egzersiz yapan çocukların akademik ve okul başarıları egzersiz yapmayanlara göre daha yüksektir. Birçok araştırmaya göre fiziksel aktivite, dil gelişimini de olumlu yönde etkilemektedir. Hareket eden çocuklar üzerlerindeki enerjiyi atabilme fırsatına sahip oldukları için daha az depresif ve daha çok mutlu çocuklardır. Hareket eden çocukların güçlü sosyal ilişkileri olur. Koşup oynayan çocukların fiziksel becerileri daha hızlı geliştiği için özgüven duygusunu daha çabuk yaşamaya başlarlar. Zaman zaman fiziksel şartlarını zorlayacak aktivitelere yönlendirdiğimizde elbette bizden yardım isteyeceklerdir. Hemen yardım etmek yerine “sen bunu yapabilirsin bir dene bakalım” demek çok daha doğru bir davranış biçimi olacaktır.

Benim de az çok bir “koşma düşersin” annesi olduğumu düşünürsek, konuyla ilgili bir anımı anlatmak isterim.

Oğlum 6 yaş civarında iken tatil için Almanya’da bulunuyorduk. Arkadaşımız olan ve oğlumla yaşıt iki çocuk sahibi Alman bir aile ile önce hayvanat bahçesine gittik. O çocuklar özgürce koşup, atlayıp zıplarken ben biraz da yabancı ülkede olmanın tedirginliği ile oğlumu uzaklaşmaması için tembihliyordum. İlk olay o hayvanat bahçesinde çocukların peşinden bir tünele girmesiyle oldu. Çocuklar çok hızlı oldukları için tünelin diğer ucundan çıkmışlardı. Bizimki piyasada yoktu. Arkadaşlarını bulamayınca geri dönmüş, çıktığı yerde bizi de göremeyince paniğe kapılmıştı. Hayvanat bahçesinden sonra yine hep birlikte çocuklar için hazırlanmış tırmanma alanına gittik. Alman çocuklar boylarından çok daha yüksek halat merdivenlerle ağaç tepelerine çıkmışken bizimki yine bir metrelik yerde kalmış, korkmuş ağlamaya başlamıştı. Hem utanmış, hem de aslında bizim ona söylediğimiz gibi “cesur” olmadığını anlamıştı. Bu iki olayın ardından “koşma düşersin annesi” olmanın oğluma fayda değil, zarar getirdiğini yaşayarak öğrenmiş oldum. Tabi işin içinde kültürel farklılıklar da vardı ama aynı yaştaki çocukların özgürlüğü onları özgüvenli ve sosyal yapmıştı. Oysa ben hala 6 yaşındaki oğluma yemeğini yedirmeye uğraşan bir anneydim. Alışkanlıklardan

vazgeçmek kolay değildir. Zaman içinde mümkün olduğu kadar “koş” demeye çalıştım.

Farkı kendi gözlerimle gördükçe onun mutluluğu beni de mutlu etmeye başladı. Evet “koş” dediğim her defasında çok endişeleniyordum ve hala endişeleniyorum. Hele içinde bulunduğumuz zamanda eve söylediği saatten 10 dakika geç kalmışsa ki bunu neredeyse hiç yapmaz, meraktan ölüyorum. Ama sonuç olarak benim ona güvendiğimi bildiği için saatini geçirdiğinde hemen haber verecek bilince sahip oldu. Karşılıklı güven ile biz şuna sahip olduk, “koş ama düşme ihtimalin var” annesiyim ben. Oğlum da “dikkat edeceğim anne” çocuğu. Hata yapmadan, düşmeden kimse bir şey öğrenemez. Çocuklarımızın koşmalarına izin verelim. Yine gözümüz üstlerinde olsun ama bilgiyi teorik değil pratik olarak öğrensinler.

Marketten dönerken bir torba da ona taşıtmak, ödevini yapacağı malzemeleri temin edip “hadi göreyim seni, yaparsın” diye cesaretlendirmek, sınırlarını zorlamasına izin vermek, kendi egolarımız yüzünden o kurstan bu kursa taşımak yerine, onun çok istediği bir alanda gelişmesini sağlamak, çocuk problemlerini kendi aralarında çözmelerine müsaade etmek, uygun alanlarda koşmasına, düşmesine, kirlenmesine, hayvanlarla ilişki kurmasına izin vermek hedefimiz olsun.

Sabah Yürüyüşlerinden Manzaralar

Gözlem yapmayı çok seviyorum. Çeşitli durumlar karşısında insanların verdikleri tepkileri aklımın bir kenarına yazmışlığım vardır. Uzaktan bakınca kendi halinde, dünyayla bağlantısını ara ara koparmış, biraz da aksi bir tip gibi dursam da, hepsi insan denen yaratığı anlayabilmek için harcanan çabadan. Yani size fark ettirmeden, sizi gözlemlemekten…

Neyse, konumuz sabah yürüyüşleri. Önceleri köpekleri gezdirmekle başladı bu merak. Ne de olsa spor benden uzak olduğu sürece müthiş bir aktiviteydi. Yürümek de neydi ki, zaten her gün markete, çarşıya, arkadaşa bir yerlere yürümüyor muyduk? Eh işte fazladan köpek de gezdiriyorum daha ne olsundu? Köpek gezdirirken insan fazla hızlı hareket edemiyor. Dolayısıyla etrafta konuşulanlara kulak misafiri oluyorsunuz, insanların hareketlerini daha ayrıntılı görebiliyorsunuz. Başka köpek gezdirenlerle hasbıhal edip, azıcık deniz havası almış olarak eve dönüyorsunuz.

İşte bu gezintiler bana şöyle bir ilham verdi. Köpeksiz çık dışarı, empati yap. Bu insanlar neden her sabah yürüyorlar? Başladım ben de köpeksiz yürümeye, uygun kıyafetlerle (bir nevi kamuflaj, göze batmamak için), yol boyunca dinlemek için müziktir, sesli kitaptır ayarlayıp sabahları sokağa çıkmaya.

Bu hiç öyle köpek gezdirmeye benzemiyormuş. Hakkını vererek yapınca çok zormuş. Bir kere öyle sallana sallana yürüyemiyorsunuz. Hele rüzgar varsa “of çabuk yürüyeyim de bitsin” diye hızlı hızlı gidiyorsunuz. İnsan üşümüyor o zaman. İlk iki gün sınırlarımı zorlamış olmalıyım ki, asansörden emekleyerek çıktım eve girmek için. Sonraki birkaç gün mesafeyi kısalttım, bünye normale döndü. İşte bu aktivite esnasında şunları gözlemledim: Hava ne kadar soğuksa yürüyen sayısı o kadar az. Güneş kendini göstermeye başladığında ortalık kalabalıklaşıyor ve karşılaşacağınız durumlar çeşitleniyor.

İki çeşit yürüyüşçü var. Bireysel takılanlar ve grup halinde yürüyenler. Bireysel takılanlarda kadın, erkek fark etmiyor, onlar disiplinli bir şekilde tempolu, kan ter içinde kalarak hatta yolun bir kısmını hafif koşarak aktivitelerini tamamlıyorlar. Çok takdir ediyorum. Ben de bireysel olanlardanım ama o kadar azimli değilim. Yolda kedi, köpek, kuş, çiçek, böcek görünce dikkatim dağılıyor.

Grup halinde yürüyenler kendi aralarında ayrılıyorlar. Erkekler ağır adımlarla futbol, memleket meselesi, şehirde olan bitenler hakkında konuşuyorlar genellikle. Bir keresinde çok çirkin bir konuşmaya kulak misafiri olup, onu da önceki yazılarımdan birinde dile getirmiştim ki hatırlamak dahi istemiyorum. Hala kendilerine hiç yakışmadığını düşünüyorum. Dört, beş kişilik gruplar halinde yürüyen beyler genellikle yaş olarak da hızlı yürümeye müsait olmadıklarından, sabahları deniz havası alıp, biraz muhabbetten gayet memnunlar.

Ahh hanımlar… Sabah saat 08.00 ve hanımefendi bir yandan yürürken, bir yandan telefonda eltisini, yengesini, gelinini, artık her kimse, çatır çatır çekiştiriyor. Yahu arkadaş sabah o saatte kimi aramış olabilirsin? Ahali senin aile problemini dinlemek zorunda mı? Konuşma zaten monolog halinde. Muhtemelen karşı taraf hattın diğer tarafında uyuyor. Sus azıcık da denizin dalgasını, kuşların sesini dinleyelim. Yok, bir saat çekiştiriyor, uydurmuyorum. Her gün bir başkası yapıyor bunu. Eğer hanımlar iki kişiden fazlaysa, hemen kulaklıkları takıp hızlıca yanlarından geçmek lazım. Aslında hızlı olmaya gerek yok, onlar zaten çok yavaşlar. Mevzu şu: Börek tarifi, akşama yapılacak yemek, öğleden sonra gidilecek günde kaç çeşit olacak? Vs. vs. Bu esnada, hanımların başlarının üzerinde eve gidince yiyecekleri reçelli ekmeklerin görsellerini görmek mümkün. Görmeseniz bile hissediyorsunuz, çok vahim. Ama açık havada yürümek, temiz hava rahatlamak için bire bir. En azından şimdilerde gündem olan “günde şu kadar adım atmak lazım” konusunda eyleme geçmiş durumdalar.

Yanlışlıkla parfüm şişesi üstüne dökülmüş ablalar var. Bir koku bulutunun içinde yürüyorlar ve fark etmeyip yanlarından geçerken nefes aldıysanız vücudunuzdaki bütün oksijeni sömürüyor o bulut bir anda. Çok fena. Bunu da söylemeden duramayacağım, hani dizilerde uykudan pür makyaj, saç baş yapılı uyanan kadınlar vardır ya. Hah! Onlardan da görmek mümkün. O işin sırrını çözemedim. Saat kaçta kalkmak lazım o makyaj ve saçı hazır etmek için? Ya da akşamdan hazırlanıp hiç uyumuyorlar mı? Normal insanlarda olmuyor çünkü öyle, sabah bayağı bir korku filmi görüyorsunuz aynada.

Sonra bir de kulaklık kullanmayıp, dinlediği müziği ahaliyle paylaşanlar var. Bundan hoşlanmıyorum. Herkesin dinlediği kendine olmalı. Havalar biraz daha

ısınınca balık tutanlar gelmeye başlıyor. Bugüne kadar bir şey yakalamış kimse görmedim ama hoşuma gidiyor.

Yağmur sonrası yürümek, çamur banyosunu göze almak ve ıslak ayaklarla eve dönmek demek. Ben geçen gün denedim, ayakkabılarım iyiymiş, çamura girmek yerine, bilek boyu sudan geçmeyi tercih ettim. Trafiğe kapalı bölgeden çıktığınızda, kulaklıkları çıkartmakta fayda var. Araçlar yol boyu hız denemesi yapıyor. Eh siz de yolun kenarında yürüyecek yer ararken, kazaya kurban gitmeyin.

Sonuç şu: sessiz konuşmayı bilmiyoruz. Telefonla konuşmayı hiç bilmiyoruz. Gıybetin dibine vurmuşuz. İki, üç kişi bir araya gelince, yapılan iş ne olursa olsun bir anlamı kalmıyor. Daha bir kere duymadım ki, bir kitaptan, filmden, konserden bahsedilsin. Uzun bir süre kulağımda yapay ses duymak istemiyorum, yürürken doğayı dinlemek lazım dediysem de, yenildim. İnsanların özel hayatlarına girmemek için ya sesli kitap dinliyorum ya da müzik.

Bir şeyi 21 gün boyunca yaparsanız, beyin şartlanır ve otomatik olarak onu yapmak istermiş. Sabah yürüyüşleri de bende otomatikleşti. Artık sıkıldım gözlemden ama içimden biri “yürü” diyor, “yürü”…

Yıkın Duvarları

Bugünlerde her yerde “el alem” sözünü duyar oldum. Bir yandan hoşuma giderken, bir yandan da “yahu bu benim sözüm, niye ortalığa düştü bu kadar” diyorum. El alemin sözlük anlamı “yabancılar, herkes” demektir.

Benim lügatimde de bu söz “el alem ne der duvarı” olarak geçer. Bu duvar öyle yüksek ve kalındır ki, ne kadar kırarsanız kırın yeniden, hiç bıkmadan yükselir karşınızda. Tamamen yok edemeseniz de, her seferinde yorulmadan kırmak, her seferinde kendi doğrularınızdan şaşmamak el alemin gücünü azaltır.

Nedir bu “el alem ne der” duvarı? Nasıl anlarız karşımıza çıktığını? Acaba biz de zaman zaman o duvarı başka birine karşı örüp el alem oluyor muyuz?

Eğer içinizden geldiği gibi yaşayamıyor, hep bir başkasının doğrusuna takılıp kalıyorsanız “el alem ne der” duvarının arkasındasınız demektir. Siz de etrafınızdaki insanları yaptıklarından, söylediklerinden, giydiklerinden, yiyip içtiklerinden dolayı yargılıyor, eleştiriyorsanız “el alem ne der duvarını” örüyorsunuz demektir.

Gözünüz kapının gözetleme deliğinde, komşunuza geleni gideni kayıt altına alıyorsanız, pencere önünden ayrılmayıp gelen geçeni eleştiriyor, hafifletilmiş haliyle gıybet yapıyorsanız, her zaman en doğrusunu bildiğinizi iddia edip insanları yaftalıyorsanız sıkı bir duvar ustasısınız demektir.

Ben duvar ustalarıyla uğraşmıyorum. Onlar her zaman olacaklar. Ben o duvarları azimle yıkacaklara sesleniyorum. Yaşınız kaç olursa olsun, yıkın karşınıza çıkan duvarları. Hayat zaten hata yapmadan öğrenilmiyor. Kendi hatalarınızdan deneyerek öğrenin yaşamayı. Kendi doğrularınızı bulun. İçinizden geldiği gibi gülün, giyinin, şakalaşın. Sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen insanlardan uzaklaşın. Sırf birilerini hayatınızda tutmak için o duvarların yükselmesine izin vermeyin.

Hiç birimiz yaşadığımız şu ana geri dönüp o anı tekrar yaşayamayacağız. Lügatinizden “keşke” kelimesini kaldırın. Hiçbir cümleye “keşke” diyerek başlamayın. Yıkın etrafınıza örülmüş ne kadar duvar varsa. Temiz hava gelsin hayatınıza. Pişman olmayın yaptıklarınızdan. İyiliğinizi de, kötülüğünüzü de

sadece kendiniz bilin, sadece kendinize hesap verin eğer gerekiyorsa. O kocaman duvarlara yazmayın, basın tekmeyi, yıkın geçin.

Hepimizin içinde zaman zaman ortaya çıkan deli yanlar var. Bırakın rahat rahat dolaşsın onlar. Ağırlık yapan her şeyi atın üstünüzden. Göreceksiniz ki, baktığınız pencerenin önü açılmış, içinize tertemiz hava dolmuş. Her kötünün içinde iyiyi, her çirkinin içinde güzeli görmeye başlamışsınız. O yüzden önünüzü kapatan ne kadar duvar varsa yıkın gitsin. Hayat sizin.

Bu kış başlarken oğlum şöyle bir şey söyledi bana. “Anne, çok kar yağarsa şortumu giyip sahile gideceğim. Sadece şortumla karlarda yuvarlanmak istiyorum.” 15 yaşında bir birey olarak yapmak istediği en acayip şey buydu. Hiç düşünmeden şunu derken buldum kendimi: “Deli derler oğlum sana.” ”Üşürsün”, “hasta olursun” değil, “deli derler sana.” Sonra hemen yıktım o duvarı, “tamam, ben de gelip fotoğrafını çekebilir miyim?” dedim. Beklenen kar yağmadı, şortla karlarda yuvarlanılmadı, ama o hayal hala duruyor.

Şimdi gözlerimizi kapatıp, derin bir nefes alıyoruz. Sonra etrafımıza örülmüş ne kadar duvar varsa, var gücümüzle yıkmaya başlıyoruz. O çirkin, ışık geçirmeyen duvarlar olmadan hayat çok daha güzel. Deneyin göreceksiniz.

DELİSİNİZ

Sabah evden çıktığınızda karşılaştığınız birine “günaydın” demiş ve o kişinin yüzünde “kim? Ben mi? Bana mı dedin?” ifadesi oluşturmuşsanız, siz delisiniz.

Yürürken karşılaştığınız bir köpeğe “ne haber kocaoğlan?” ya da “nasılsın prenses?” diyip başını okşadıysanız ve o köpek peşinize takılıp çarşı pazar sizinle dolaştıysa, siz delisiniz.

Birileriyle sohbet ederken kahkahayı patlattıysanız, siz delisiniz.

Çok sıkıntılı zamanlar geçirdiğinizde, “hayat bu, düşersem kalkar yine devam ederim” diyorsanız, siz delisiniz.

Düşeceğinizi anladıklarında, ellerinizi sımsıkı tutup, inatla bırakmayan arkadaşlarınız varsa, cümleten delisiniz.

Alışveriş yaptığınızda para üstünü alırken “ teşekkür ederim, kolay gelsin” diyor ve görevliyi gülümsetiyorsanız, siz delisiniz.

Başınızı kaldırıp gökyüzüne bakarken, koskoca evrende bir hiç olduğunuzu düşünüyorsanız, siz delisiniz.

Sadece sahip olduklarınız değil, olamadıklarınız da sizi mutlu ediyor, hayatı daha anlamlı kılıyorsa, siz delisiniz.

Hayatınızdan negatif kelimeleri çıkartıp, her şeye ve herkese pozitif bakabiliyorsanız, siz delisiniz.

Tüm savaşlara, kavgalara, kötülere rağmen hala insanların içindeki iyiye inancınız kalmışsa, siz delisiniz.

Güneşe gülümsüyor, uçan martıya el sallayabiliyorsanız, siz delisiniz.

Sıcağı da, soğuğu da, rüzgarı da, karı, yağmuru da aynı şiddetle sevip gerekli olduğunu anlıyorsanız, siz delisiniz.

Çocukla çocuk, yaşlıyla yaşlı olabiliyorsanız, siz delisiniz.

Kırdığınız kalpleri onarmaya çalışıyorsanız, siz delisiniz.

Egolarınızı fırlatıp atmışsanız, evinizin temiz olması, düzgün park edebilmiş olmak, alış veriş listesinin dışına çıkmadan eve dönebilmiş olmak sizin için yeterli başarıysa, siz delisiniz.

Bir gün bu hayattan çekip gittiğinizde, dostlarınız sizi anarken gülümsüyorsa, siz delisiniz.

Deli olmak böyle bir şeyse, haydi gelin hep beraber delirelim. Şu dünyanın karmakarışık olduğu günlerde delirip, henüz delirmeyenleri aramıza çekelim.

Birgün bütün insanoğlunun delirmesi dileğiyle…

Siyaset ve Matematik

Matematik ve siyaset hayatım boyunca anlamadığım ve hiç haz etmediğim iki konu olacak. Okul yıllarımdan beri matematikle aram hiç iyi olmadı. Dersler, kurslar ittire, kaktıra bir şekilde hem de matematik bölümünden mezun oldum liseden. O yıllar öyle alengirli sınavlar falan da yok, oh mis gibi ilkokuldan mezun olup cümbür cemaat Yalova Lisesine geçerdik. Ortaokul, lise o bina senin, bu sınıf benim okurduk. Zaten okulun hepi topu iki binası vardı. Biri lise, biri de ortaokul. Aramızdan meslek liselerine geçenler de olurdu, ama biz çekirdek kadro değişmezdik.

İşte o yıllarda ben matematik özürlü kulunuz, edebiyat, fen, İngilizce bölümü seçmek yerine matematik bölümü seçerek iddialı bir döneme imza atmıştım. Kendi emeğime saygı duyarım bu yüzden. Halbuki ben bildiğiniz sözelciydim. Alengirli sınav yoktu dedim ama üniversite sınavı sayısal, sözel ve eşit ağırlıklı diye ayrılıyordu. Yani lisede okuduğunuz sınıf gireceğiniz sınavda seçeceğiniz mesleğe etkiliydi. Ne akla hizmet sayısalcı olduğumu hala çözemedim. Çünkü hiçbir zaman hayallerimi mühendislik, tıp vs. süslememişti. Gençlik işte, fena da olmadı aslında, matematik hariç o günlerden aklımda kalan pek çok konu var.

Siyaset de aynı böyle benim için. Mümkün değil aklım almaz. Bugün kötü laf söylediğim biriyle yarın el sıkışamam mesela. Ya da inanmadığım bir yolda öldürseniz yürüyemem.

Herhalde birbuçuk, iki sene olmuştur. Annem bir gün dedi ki “dernekte seçim olacakmış, X geldi, kendi grubu adına, “Zeynep Ablayı da aramızda görmek isteriz” dedi. Ama ben de dedim ki, Zeynep yapamaz o işleri, istersen sen kendin konuş.” Bu konuşmanın üzerinden birkaç gün geçmişti ki bir telefon geldi. Bu sefer Y kişisi için isteniyorum. Ben hayır dedikçe araya hatırlı kişiler sokuluyor. Hepsine söylediğim şey aynı: “Bu işler bana göre değil, teşekkür ederim ilginize. Zaten ben X’i tanıyorum, birinin yanında olacaksam ilk teklifi yapan da o ama zaten düşünmüyorum.” Adını geçirmediğim dernek “şuralılar, buralılar” derneklerinden biri değil. Belli bir düşünce yapısını benimsemiş, dolayısı ile içine az da olsa siyaset karışan bir dernek. Karışmasa iyi olurdu ama önüne de geçilmiyor.

Diyorum ya anlamam ben bu işlerden, Y takımı beni bir şekilde ikna etti. Toplantılar, konuşmalar, tartışmalar bir yoğunluk gidiyoruz. Bu arada X

takımının çoğu tanıdığım insanlar. Diyeceksiniz ki “Aklını mı yitirdin neden tanıdığını seçmedin?” Seçmedim çünkü derneğin Ankara´da ki genel merkezinden gelen bir liste var. O listeye göre X seçime giremiyor. Bir takım şaibeli işler. Ama aklımda da sorular, X ve yanındakiler kaç yılın insanı, bilmezler mi eğriyi doğruyu? İlk başlarda bütün bu sorularımı onlara da sordum. İyice kafam karıştı. Geri adım atmak istiyorum, hatta yok olmak istiyorum, ama olmuyor. Hiç hoşlanmadığım durumların içine girdim. Bir tarafta çok eskilerden tanıdığım, sevdiğim insanlar, bir tarafta yeni tanıyıp sevdiğim insanlar. Olaylar, olaylar derken uzun uzun anlatmaya gerek yok, seçim günü geldi çattı. Her iki takım da seçime girdi, salonda olaylı konuşmalar, gerilimler yaşandı. Ve biz seçime girmeden dilekçelerimizi verip salondan çıktık. O ara aklımdan şunlar geçiyor “yer yarılsa bir tek beni yutsa, kızım sen ne işlere karıştın? Acaba diğer taraftaki arkadaşlarımı kaybeder miyim? Bilmeden etmeden girersen bir işe, başına da bu gelir.” O salondan çıkasıya kadarki zamanda böyle bir sürü şey geçti aklımdan. Ama bir yandan da rahatladım, “Ohh biz çıktık, dert de bitti benim için.”

Ah benim saftrik kafam, dert biter mi? Biz Y takımı olarak, X takımını Ankara’ya bildirdik, onların yönetimi düştü. Yeni seçim yapılana kadar derneğe kayyum atandı. Ne mi oldu? O kayyumlardan biri benmişim. İşte orada benim iplerim koptu, madem yönetimdeyim tarafsız olmam lazım, o zaman artık hatır gönül yok. Aklıma yatmayana imza atmam, aklıma yatmayana olur demem. Ne kadar dosya, defter var hepsini aldım önüme inceledim. Yönetime atanan yedi kişiyiz, hepsi birbirinden değerli insanlar. Hepimiz de hemfikir olduk birçok konuda. Ben belgeleri inceleyip, araştırdıkça derneğin kendi tüzüğü içinde de çeliştiğini gördüm. Geçmiş gün, şimdi hatırlamıyorum, ama ilginçti bazı şeyler. 45-50 gün boyunca yaşadığım stresi, çektiğim, hatta bütün geçici yönetim olarak çektiğimiz sıkıntıyı bir biz biliriz. Yeni bir seçim yapılıp, görevi devredene kadar rahat yüzü görmedik.

Sonra neler oldu? X tek takım olarak girdiği seçimi yeniden aldı ve yönetime geçti. Ben uzun bir süre herkesten uzak durdum. Sonra baktım ki Y hala X’le uğraşmaya devam ediyor, içlerinden bazıları sosyal medya hesaplarından beni silmiş (çok da önemli değil, ama çocukça bulduğum bir davranış şekli), bu işlerden iyice soğudum. Ama elbette ki üyesi olduğum derneğe gitmeye devam ettim. Elbette yönetimde ya da değil çok eskiden beri tanıdığım arkadaşlarımla,

dostlarımla görüşmeye devam ettim. Yüzüme karşı “sen tarafını belli ettin, bize kazık attın” diyenler oldu. İki taraflı oynadığımı söyleyenler oldu. Üzüldüm elbette, çünkü ben böyle işlerin insanı değilim. Araştırmadan, aslını astarını öğrenmeden hiç bir şeyin altına imza atmadım, atmam da. Bana yönetime tek başıma el koymuşum da, birilerinin hoşuna gitmeyen işler yapmışım gibi davranıldı. Üstünden hayli zaman geçmesine rağmen, tekrar tekrar önüme getirildi. Gerçekten çok sıkıldım.

Anladım ki, insanların işine yaradığın sürece varsın, işlerine gelmiyorsa, “iş başka, arkadaşlık başka” diyemeyecek çok insan varmış.

Yakın zamanda bir partinin delege seçimleri var. Gelen bir takım mesajlardan seviyenin oldukça düşeceğini anlıyoruz. Telefonum işlemeye, tacizkar yorumlar gelmeye başladı. Elbette hepimizin hayata bakış açısı farklı. Bizi güzel yapan da bu. Kırmadan, dökmeden, hırslarımızdan arınarak, ağzımızdan çıkan sözlere dikkat ederek yaşasak fena mı olur? Siyaset dediğimiz şeyde bugün var, yarın yokuz. Şu küçücük şehirde, birbirimizin yüzüne bakabilelim.

O yüzden, siyaset de matematikteki olasılık kavramı gibi geliyor bana. Çok karışık. Ben şimdiden delege seçimleri için seçecek ve seçilecek arkadaşlara kolay gelsin diyorum. Kafalar daha da karışacak gibi…

Mahalle Afet Gönüllüleri

“Aman, bana ne, dünyayı ben mi kurtaracağım?” şeklinde yaşadığımız için olduğumuz yerden bir adım daha ileriye de gidemiyoruz. Ancak başımıza bir şey geldiğinde dünya sanki sadece bizim etrafımızda dönüyor gibi davranıp, ortalığı birbirine katmakta üstümüze yok. Pekiyi, hiç düşünüyor muyuz? Kendimiz için, ailemiz için, komşumuz için hatta bütün yaşam için ne yapıyoruz, ne yapabiliriz? İşte bu noktada 7’den 70’e hepimizin yapabileceği küçücük de olsa bir şeylerin olacağını bilmek, inanmak en önemli durumdur.

Doğal ya da insan kökenli olarak gelişen, bizi fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplara uğratan, normal yaşantımızı durduran ya da kesintiye uğratan bir olay yaşamamız an meselesi. Bu olayın genel adı “afet”. Afet denilince şöyle bir duvara çarpmış gibi oluyoruz, değil mi? Çoğumuzun gözünün önüne bazı görüntüler geliyor…

1999 yılında hepimizin hayatında iz bırakan bir deprem yaşadık. Hazır değildik, bilmiyorduk, evlerimiz başımıza yıkılmıştı, ölmüştük, yaralanmıştık, enkazda kalmıştık. Ne yapmıştık, sağlam kalanlar profesyonel ekipler gelene kadar ve geldikten sonra sahaya çıkıp tanıdık tanımadık herkese elimizden geldiği kadar yardım etmiştik. 2 metre ileriye taşıdığımız battaniyenin, enkaz üzerinden kaldırdığımız bir taşın, belki bir hayatın devam etmesini sağlayacağını düşünerek.

Yeniden başımıza böyle bir şeyin gelmeyeceğinin garantisi yok. Kaldı ki, günlük hayatımızda trafik kazası, yangın, boğulma, yüksekten düşme gibi pek çok kazayla da karşılaşıyoruz. Bu yüzden bilinçlenmemiz şart.

Pek çoğumuzun kısaca Mag-Der olarak anılan Mahalle Afet Gönüllüleri Derneği’nden haberi olduğunu sanmıyorum. Mag-der bizlere afet bilincini öğreten, olası bir afet anında bilinçli ve organize çalışmayı sağlayan kuruluştur. Gönüllülük esasıyla çalışır. Yaşadığımız şu günlerde hiç birimizin “benim elimden ne gelir, ben ne anlarım, nasıl olsa biri yapar” deme lüksümüz yok. Bazen sadece yaralı birinin elini tutup, moralini yüksek tutmak bile onu hayata bağlamaya yetebilir. O yüzden şimdi anlatacaklarımı bir düşünün derim.

Afet sonrasında ilk 72 saat hayat kurtarma açısından en kritik saatlerdir. Afet sonrasında hayatta kalanların büyük çoğunluğu, ilk 24 saat içinde çevreden

yetişen, genellikle eğitimi ve ekipmanı olmayan yakınları ve komşuları tarafından kurtarılan kişilerdir.

Dolayısı ile karga tulumba çekip sürüklemek yerine bilinçli hareket etmek, iyi niyetle yaptığımız işi daha da güçlendirecektir. Mag-Der tarafından verilen eğitimlerle profesyonel ekiplerle koordineli çalışabilirsiniz. Kaldı ki, olası yeni Marmara depremi için öngörülen hasar çok yüksek olduğundan ve arama kurtarma ekiplerinin çoğunun merkezi İstanbul olduğundan bizler Yalova’da kendi yağımızda kavrulmak zorunda kalabiliriz. Olası bir afette eğitimli kişilerin de bir kısmının afetten etkileneceği düşünülürse, eğitimli insan gücüne çok fazla ihtiyaç vardır.

İşte bu sebeple kendimizi eğitmemiz gerekmektedir. Mag-Der yeni bir eğitim dönemine giriyor. 10 gün boyunca günde 2-3 saatinizi ayırabilirsiniz. Eğitimde afet bilincinin yanı sıra, profesyonel eğiticilerden afet psikolojisi, ilkyardım ve yangın eğitimleri de verilecek. Kurs ücretsiz. Ben ve arkadaşlarım orada olacağız. Verdiği bilgiler için Yalova Mag-Der Başkanı sayın Sabri Karaçam’a çok teşekkür ediyorum.

MAG EĞİTİMLERİ 8-20 MAYIS TARİHLERİ ARASI BAŞLIYOR

SAAT: 19.30

EĞİTİM YERİ: YALOVA BELEDİYESİ ENGELSİZ CAFE

HALİL İNANCIK KONFERANS SALONU

KİMLER MAG OLABİLİR?

18-65 yaşları arasında olan, mahallede uzun süredir oturan ve oturmayı planlayan, fiziksel engeli olmayan, yüz kızartıcı suçtan hüküm giymemiş, gönüllü çalışmasına inanan, takım çalışmasına yatkın kadınlar ve erkeklerin MAG olabilecek.

‘ENKAZA İLK MÜDAHALEYİ HER ZAMAN YEREL HALK YAPAR’

Doğal afetlerde çok kritik saatler olarak nitelendirilen ilk müdahalenin yerel imkânlar kullanılarak yapıldığını ve en çok hayatın da bu zaman zarfında kurtarıldığının yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konduğuna dikkat çeken

Karaçam, “Kurtarmaların yüzde 70’i bu zaman diliminde gerçekleştiriliyor. O yüzden afet bölgelerindeki insanların temel afet bilinç ve hafif arama kurtarma eğitimi almış olmalarının büyük önemi var. MAG’lar bu temel afet eğitimini ve arama kurtarma eğitimi almış kişilerden oluşuyor. Mahallere konulan konteynırlarda arama kurtarma ekipmanları ve kişisel ekipmanlar bulunuyor”.

Yalova’nın deprem gerçeğine alışması gerekir. Yalovalıları MAG olmaya çağırıyoruz: “Deprem olacak, bundan kurtuluş yok, ama yaşanabilecek felaketten kurtulma şansınız var. Çare sizsiniz! Eğer örgütlenmez, deprem öncesinde, sırasında ve sonrasında neler yapmanız gerektiğinizi bilmezseniz, çaresiz kalırsınız!”

KENDİMİ BAĞIŞLADIM

BAGIS1
Geçenlerde kendimi ciddi ciddi bağışladım. Uzun zamandır aklımda olan, sık sık yakınlarıma hatırlattığım “beni lütfen bağışlayın” eylemini gerçekleştirdim. Gittim bir hastaneye “organ bağışı yapmak istiyorum” dedim. Size bir form doldurtuyorlar, sonra Sağlık Bakanlığı sistemine kaydınız yapılıyor. Elinize bir kart veriyorlar, o kartta hangi organlarınızı bağışlamak istediğiniz işaretleniyor. Ben o kadar çok seçenek olduğunu bilmiyordum kol, bacak, saçlı deri gibi, iç organlar harici bölümler de işe yarıyormuş. Ben hepsini bağışladım. Benden sonra başka bir insanın hayatını daha rahat geçirmesine ya da daha fazla yaşamasına neden olacaksa her bir parçam kullanılabilir diye düşündüm. 
“Beni bağışlayın” demek kolay da, bunun şartı şurtu var mıdır, nasıl oluyor diye de araştırdım. Kafamda deli sorular vardı. Hepsine cevap aldım ve paylaşmak istedim. Çünkü organ nakli bekleyen hastaların geçirdikleri süreçlere, hasta yakınlarının çaresizliğine az çok şahitlik etmişliğim var. Son günlerde televizyonda kamu spotu olarak da oldukça gündemde olan bu hassas konuyu herkesin düşünmesini istedim. 
 
İlk önce bilmemiz gereken şey organ bağışı nedir?
 
Bir insanın organlarının bir kısmının ya da tamamının beyin ölümünün ardından başka insanlarda yararlanılmak üzere bağışlanmasıdır. On sekiz yaşını doldurmuş ve akli melekeleri yerinde olan herkes bağışçı olabilir. Ancak kadavradan olacak nakillerde yeni doğmuş bir bebeğin ya da 90 yaşındaki bir yetişkinin de sağlıklı organları nakledilebilmektedir. Bu noktada, bu önemli kararı verecek olan mercii elbette ki yaşamını kaybetmiş olan kişinin ailesidir.
Organ bağışını iki ayrı şekilde inceleyebiliriz. İlki ölüden (kadavradan) canlıya organ bağışıdır. Bunun için benim de yaptığım gibi bir sağlık kurumuna giderek bağışçı olduğunuzu bildirip sisteme kaydınızı yaptırabilirsiniz. Böyle bir kayıt yaptırmaya vaktiniz olmamışsa yakınlarınızı bilgilendirip sizi ölümünüzden sonra bağışlamalarını isteyebilirsiniz. 
İkinci bağış şekli ise canlıdan canlıya organ nakli. Biliyoruz ki, bazı organlarımız çift ve bazıları da kendini yenileme özelliğine sahip. Yani hayatta iken böbrek, karaciğer, kök hücre gibi organlarımızı ihtiyacı olan birine bağışlayabiliyoruz.
Gelelim aklımızı kurcalayabilecek sorulara. 
Öldükten sonra organlarımız alınırken vücut bütünlüğümüz bozulur mu?
Ölen kişinin organlarının başka hastaların tedavisinde kullanılabilmesi için, işlemlerin normal ameliyathane koşullarında ve normal ameliyat teknikleri ile yapılması gerekmektedir. Organları çıkartmak için açılan beden tıpkı canlı insanlarda yapıldığı gibi özenli bir şekilde kapatılır. 
BAGIS1
Organ bağışı dinen caiz mi?
 
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın organ bağışı konusunda hazırladığı birçok bilgilendirme yazısı bulunmaktadır. Organ bağışını onaylayan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu konuda kendi resmi internet sitesinde güncel açıklamalar da yapmaktadır. Maide Suresi’nin iki ayeti de insan yaşamını kurtarmanın ve yardımlaşmanın önemini anlatmaktadır.
“İyilik ve takva üzerine yardımlaşınız.” (Maide Suresi 2. Ayet)
“Kim bir kimseye hayat verirse, o sanki bütün insanlara hayat vermişçesine sevap kazanır.” (Maide Suresi 32. Ayet)
Organlarımı bağışladım ama ölmeden organlarım alınır mı?
Üzerinizde organ bağış kartınız olsun ya da olmasın, hayatınızın bir döneminde ağır bir sağlık durumu ile acil servise giderseniz, acil hastaya yaklaşım prosedürleri gereği öncelik ağır hastaya verileceğinden tüm imkanlar seferber edilecektir. Üzerinizden organ bağış kartı çıktı diye göz ardı edilmeniz mümkün değildir. Beyin ölümü gerçekleşmiş olsa bile bedene iyi bakılmak zorundadır, yoksa organlar kullanılamayacak hale gelir. Unutmayın en ağır hasta en öncelikli hastadır.
 
Nakil bekleyen hastalarda hangi önceliklere bakılıyor?
 
Birkaç tane önemli durum var elbette. Doku uyumu, aciliyet ve nakledilecek organın ulaşabileceği uyumlu durumdaki en yakındaki hasta.
Organlarımı bağışlamıştım ama vazgeçtim. Ne yapmam gerekiyor?
Eğer Sağlık Bakanlığı sistemine kaydınız yapılmış ise bunu kayıt yaptırdığınız gibi bir sağlık kuruluşu kanalıyla iptal ettirebiliyorsunuz. 
Organ bağışı kadar önemli bir başka konu da kan bağışı. Gün geçmiyor ki, gerek sosyal medya aracılığı ile gerekse ilgili olduğumuz kurumlardan gelen telefon mesajları ile acil kan anonsları görüyoruz, duyuyoruz. 18 – 65 yaş aralığındaki sağlıklı her birey kan bağışında bulunabilir. 
Günün birinde bağışladığınız organlarla bir ve ya daha fazla hayat kurtarabileceğiniz gibi, bağışlanmış bir organ sayesinde siz ya da sevdiğiniz biri hayata dönebilir. Konuyla ilgili daha çok bilgiye ilgili sitelerden, hastanelerden ulaşabilirsiniz. 
Bağış kararını verdiğimiz andan itibaren aldığımız sorumluluk, zaten iyi bakmak zorunda olduğumuz bedenimize çok daha fazla özen göstermemizi gerektiriyor. Günümüz hayat şartlarında “sağlıklı yaşam” için pek çok alternatif sunulsa da alkol ve sigaradan uzak durmak, sağlıklı beslenmek, gün içinde ufak egzersizlerle bedenimizi esnetmek, nasıl olacağını henüz keşfedebilmiş değilim ama stresten uzak durmak kendimize yapabileceğimiz en güzel iyiliktir.
 Ne demiş Kanuni Sultan Süleyman “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
Ben bağışladım, peki siz ne bekliyorsunuz?
 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Herhangi bir derneğe üye misiniz? Eğer üye iseniz fiilen bir katkınız var mı? Üyesi olduğunuz derneğin tüzüğü hakkında ufacık da olsa bir fikriniz var mı? Sizce derneklerin var olma nedenleri nelerdir? Üyelik aidatınızı  zamanında yatırır mısınız? Dernek faaliyetlerinden ne kadar haberdarsınız?
Bu sorulara onlarcasını daha ekleyebilirim. Şubat ayına kadar düzenli aidat yatırmak dışında üyesi olduğum Yalova Atatürkçü Düşünce Derneği’ne en ufak bir katkım olmadı. Son iki senedir faaliyetlerini takip ediyor olsam da, herhangi bir katılımım yoktu. Ta ki, bu sene Yalova Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yönetim seçimi için çalışmalar başlayana kadar. Uzun uzun anlatmayacağım ama çok zor bir sürecin içinde buldum kendimi. Hatta öyle ki, işler karışıp seçilen yönetim görevden alınınca atama yönetim kurulunun içine de girivermiştim. Günlerim dernek tüzüğünü okuyarak, geçmiş çalışmaları inceleyerek, iş ve arkadaşlığı karıştırmamak için doğru kararlar vermek adına sıkıntı içinde geçti. Hiç de benim sandığım gibi kolay bir şey değilmiş dernek yönetmek. Süreç kısa, ama bir o kadar da zordu. Küçük bir şehirde yaşamanın hem avantajını hem de dezavantajını yaşadım, hatta ekip olarak yaşadık. Çok güzel insanlarla tanıştım. Gerçekten hayatımda iz bırakan, neden daha önce tanımadım dediğim dostlarım var artık. Eğrisiyle, doğrusuyla derneği geçici yönetim olarak yeni bir seçime hazırladık ve alnımızın akıyla görevimizi tamamladık.
Bu günlerde Yalova Atatürkçü Düşünce Derneğinde oldukça güzel faaliyetler var. Öncelikle söylemem gereken şudur ki, bu derneğin bağışlar ve ödenen aidatlar dışında hiçbir geliri yok. Tamamen gönüllülük esasına dayanarak yapılıyor her şey. O yüzden üyesi olduğunuz derneklere aidatlarınızı ödemeyi unutmayınız. Biraz sonra anlatacaklarımı yapabilmek, etkinliklere katılmak için üye olmanıza gerek de yok. Dedim ya, gönüllülük işi bu. Benim de bir katkım olsun derseniz seve seve kabul görürsünüz. Geçerken soluklanmak için uğrayabilir, çayınızı içerken sohbet edebilirsiniz. Emin olun orada mutlaka tanıdık biriyle karşılaşırsınız. Mesela Cuma günleri saat 11.00 – 17.00 arası ben oradayım. Ortam güzel, sohbetler güzel, insanlar güzel.
Çok fazla “burs veriyor musunuz” diye soran üniversite öğrencisi var mesela. Maalesef şu anda derneğin böyle bir bütçesi yok, ancak haftada beş gün Yalova Üniversitesinde okuyan şehit ve gazi yakınları ile ekonomik durumu iyi olmayan 15 arkadaşımıza gönüllülerimiz tarafından akşam yemeği veriliyor. İnanın üniversite yemekhanesinde 2 lira olan yemek bile pahalı bazıları için. 10 öğrenci evine kuru gıda ve yurtta kalan 5 öğrenci arkadaşımıza da kahvaltı desteği sağlanıyor. Şu anda yaklaşık 50 gönüllümüz var. İçinde üye olan, olmayan, esnaf, kısaca “katkım olsun” diyen herkes var.
Sadece yemek ve erzak desteği değil yapılanlar. Gönüllü öğretmenler tarafından ücretsiz olarak şehit ve gazi yakını 12. sınıf öğrencilerine etüt verilmekte. Programı ise şöyle: Pazartesi ve Salı günleri temel matematik, Çarşamba ve Perşembe günleri ileri matematik, cumartesi günü ise fizik ve İngilizce. Etrafınızda ekonomik durumu iyi olmayan okumaya hevesli tanıdıklarınız varsa bu etüt programını duyurmanızda fayda var.
Okulların açıldığı hafta Rahmi Tokay  İlköğretim okuluna 60 paket kırtasiye yardımı ve Urfa Şehit Onbaşı Kasım Aksoy İlköğretim okuluna da 6 koli kırtasiye ve kitap desteği verildi. Gönüllülerimiz tarafından Fevzi Çakmak İlköğretim okulunda okuyan 3 öğrencimizin kıyafet ve okul malzemeleri karşılandı.
Adım adım karmakarışık günlerin içine sürüklenirken, okuyan, okumak isteyen çocuklara sıcak bir ortam, sıcacık bir çorba, sıcacık bir sohbet vermekten daha hoş bir şey olabilir mi?
Ayrıca hanımlar, günlerinizi, toplantılarınızı dernek salonunda yapabilirsiniz.
Eğer gönüllü olmak isterseniz, “çok merak ettim, gideyim bir göreyim” diyorsanız, çarşıdan dönerken bir molaya ihtiyacınız olursa derneğin adresi şöyle: Fatih Caddesi, Mithat Paşa Sokak, Hasan Bey Apartmanı. Her gün yöneticilerimizden biri ile gönüllü bir arkadaşımız ve tabi misafirlerimiz orada bulunuyor.
“Hava soğuk çıkamam şimdi”, “biraz rahatsızım ama merak da ettim, nasıl daha fazla bilgi alabilirim?” “tanıdık çocuklar var nasıl yönlendirsem?”, “aslında ben şöyle de bir katkıda bulanabilirim” gibi düşünceleriniz varsa dernek yöneticimiz Nebahat Kavak’a 0 505 561 69 63 no’lu telefondan ulaşabilirsiniz.
Ne demişler “Bir elin nesi var? – İki elin sesi var.” 

#kainattaırkcıistemiyorum

Biz millet olarak o kadar düzgün insanlarız ki, başkalarının hatalarını şak diye yüzüne vuracak kadar özgüvenimiz de var. Ne zaman ki, insana insan diye bakar, dil, din, ırk, renk, kadın, erkek diye ayırmamayı başarırız o zaman adam oluruz inşallah.

Son günlerde kafamda deli sorularla Suriyeli meselesine takıldım. Onlara vatandaşlık verilsin ya da verilmesin mevzusu değil takıldığım. O konu siyasi bir takım oyunlar içeriyor diye düşünüyorum ve karışmamayı (şimdilik) tercih ediyorum. Bu ara basın yayın organları sürekli il il gezip Suriyeliler şurada birini öldürdü, burada köpek tekmeledi, orada bir kıza yan baktı, öteki sokakta çok gürültü çıkartıyorlar, dükkan tabelaları Arapça oldu diye yayın geçiyorlar. Tamam yapmıyor değiller. Her milletin içinde iyisi olduğu gibi, kötüsü de var. Ayrıca iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batır diye de bir atasözümüz var.

Şimdi yakın geçmişten başlayarak bir sene öncesine doğru kısa bir yolculuk yapmak istiyorum. Bu anlattıklarımı okuduktan sonra gelin beni “ülkemdesuriyeliistemiyorum” moduna çevirin de göreyim sizi.

Dün akşam üzeri, bayram tatilinin de son günü oğlum ve köpeğimi de alarak bir kafede oturmak üzere sahile indik. Daha sahile inerken sokağın içinde üç ya da dört yaşlarında bir erkek çocuk anne-babasının birkaç metre önünde yürüyor. Köpeği gördüğü gibi adımlarını yavaşlatıp, suratına tiksindirici bir ifade takınarak “şişşt köpek defol buradan, bir daha seni sakın buralarda görmeyeyim” dedi. Anne-babanın tepkisi kıkırdamak. O yaşta “bu ne nefret?” dedim içimden. Geçtik, gidiyoruz. Kafeye geldik. İnsanları en az rahatsız edeceğimiz bir masayı gözüme kestirdim. O arada iki tane hanım oturuyor bir masada. Bakışlarından anladım, uzaktan geçtim. Onlar arkamızda kaldılar. Bu arada köpekle ilgili şunu söylemem lazım: Kimseyle ilgilenmeyen, dibimden ayrılmayan, sesi çıkmayan, var mı, yok mu belli olmayan küçük boy bir canlı. Neyse oğlumla bir şeyler içtik, kalktık. Çıktıktan sonra oğlum diyor ki, “anne, kadınlardan biri köpeğe bakıp iğrenç der gibi bir hareket yaptı.” Haa bu arada

bir kahve içimi zaman dilimi içinde, sahilde iki anne ve iki kız çocuğu palmiyelerin etrafına ekilmiş çiçekleri bir güzel kopardılar. Kızlar çiçekleri kulaklarına, burunlarına sokarak poz verdiler anneler de gülerek fotoğraf çekti. Aynı anda hemen arkalarında bir Arap grup gün batımına karşı fotoğraf çekiyordu hiç çiçek falan kopartmadılar. Çiçekleri fon olarak kullandılar.

Eve dönerken yine çocuklu kalabalık bir grup bir köşede duruyor. Mümkün olan en uzak taraftan geçiyoruz. Kızlardan biri “hoşşşt, git buradan, hoşşt, hoşşt” demeye başladı. Acaba, dedim “etrafta başka köpek var da onu mu kovalıyor?”

Yok bizimkineymiş o nidalar. Sebebi yok düşmanlıktan başka. Bu arada kimse köpek sevmek zorunda değil, korkabilir de. Ama tepki bu değil. Bu arada Arap çocuklar da çok sataşıyor yürürken. Ama kötü davranmıyorlar, yaş gruplarını da göz önüne alırsak, bu kadar koca kulaklı, böyle basık yüzlü, değişik renkli bir köpek görmemişler besbelli. Çoğu ilkelce de olsa sevmek üzere yaklaşıyor. Sakince gelen her çocuğa sevdiriyoruz zaten. Bir hayvana dokunmaktan daha güzel bir şey olabilir mi?

Dükkan tabelalarını da es geçmeyeyim. Evet artık Arapça tabelalar da var. Bildiğim kadarıyla bir ara bütün isimler Türkçe olsun diye bir şey vardı. İngilizce, Fransızca, güney illerde Rusça oluyor da, Arapça neden olmasın? Arap alfabesini bilmiyorum dolayısıyla o mekanın adını okuyup birine tarif edemem. Bu da o mekanın dezavantajıdır. Ama çifte standarda karşıyım.

Bir sene oldu yeni bir apartmana taşındık. Oldukça kalabalık bir apartman. Daha taşındığımız gün bazı komşularımız ilk gözdağını verdiler bize, “burası bizim çöplüğümüz, ona göre” diye. “Eyvallah” dedik. Zaman içerisinde baktık ki, binada bazı Arap aileler de oturuyor. İlk selamlaşmaya, “günaydın”,” iyi günler” diyerek sokak kapısını birbirimize tutmaya başladığımız komşular onlar oldu. Diğerleri uzunca bir süre arkadan geldiğimizi gördükleri halde kapıyı kapattılar, asansöre bir kişi binip bizi almadılar falan filan. Ne yapalım biz böyleyiz. Sonra bir komşunun asansörün içinde sigara içtiğini fark ettik. Olur iş değil, fena kokuyor. Asansörün içine “sigara içilmez” işaretleri astım. Yırtıp attılar, bir daha astım. Sonra yıldım, komşu hala içiyor, izmaritlerini de evinden apartman girişine atıyor. Neyse, geçen sene bu zamanlar havalar sıcak, yaz günü, cam kapı açık. Gece bir ara oğlumun odasına gittim rezil bir sigara kokusu var. Fark ettim ki, yan binayla aramızda beş, altı metre mesafe var. Karşımıza denk gelen

dairenin balkonu da bizim odalarımıza bakıyor. Arap aile balkonda oturuyor geç saatlere kadar muhabbet, sigara vs. Yapacak bir şey yok. Yavaşça pencereyi kapattım. O günden sonra onlar bir daha uzun uzun balkonda oturup sohbet etmediler, sigara kokusu da azaldı.

Bir de bu kalabalık apartmanda yazları birkaç daireyi pansiyon olarak Araplara verenler var. Önce gelenlere kızıyordum çok gürültü oluyor diye. Sonra düşündüm, ben tatile gidince bütün gün odada oturup, saat 22.00’de yatıyor muyum? İnsanlar tatile gelmiş, girecek, çıkacak, gezecek, gülecek. Üç kuruş fazla para kazanmak isteyen ev sahibi midir kızılacak olan, yoksa tatile gelmiş insanlar mıdır?

Gidilen yere uymak, rahatsızlık vermemek bütün insanların görevi. Ama bu ülkede kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri, hayvan katliamları, kan davaları, oruç tutmadın dayakları, çocuk gelinler, kadın-erkek ayrımcılığı, homofobi, ötekileştirme sürüp giderken iğneyi önce kendinize bir batırın bakalım. Siyasi durumlar daha sonra halledilir.

#kainattaırkcılıkistemiyorum