GÜLHASAN

Yıllardır ‘geçici koruma’ statüsü ile vatanımızda misafir ettiğimiz mülteciler yüzünden; Türk halkı 2’ye bölünmüş durumda. Bir kısmı; enayi yerine koyulup ülke ekonomisinden onlara harcanan payın haksızlığından şikayetçi, bir kısmı ise; empati yaparak, geleceği belirsiz bu vatansızlara yardım elçisi.

Benim bugün ki yazım ise; sapla samanı karıştırmamak, kurunun yanında yaşı da yakmamak adına; kaleme alınan bir mülteci hikayesi…

Memleketinde; Türk askerleri PKK, PYD ve YPG’ye karşı savaşırken, Termal’de piknik yapan bir Suriyeli değil Gülhasan. Kurşunlar altında yaşayan babasına, alın teriyle çalışarak ekmek parası gönderen Afgan mültecisi bir adam.

Tanrı misafiri olarak ağırlandığı ülkede; taşkınlık yapan, kavga çıkaran, karıya kıza sarkarak karakolluk olan, hatta haberlere konu olan bir Suriyeli değil Gülhasan. Memleket hasretiyle içi kavrulsa da, yabancı ellerde hayata tutunmaya çalışan bir adam.

Eşi ve çocuklarını terk edip Yalova’ya yerleşen, Kipa’da tanıştığı kadınla beraber yaşamaya başlayan, 5. çocuğunu da Türkiye’de dünyaya getiren bir Suriyeli değil Gülhasan. Annesi vefat edince psikolojisi bozulan, aylarca psikiyatri polikliniğinde tedavi alan; yalnız bir Afgan adam.

İnsanlara kendini acındırarak; zorla para koparmaya çalışan, Suriyeli bir dilenci değil Gülhasan. Balıkçılar’da küllük boşaltmakla başladığı işini komiliğe taşıyan, ardından; garsonluğa yükselen bir adam.

Mülteci olarak geldiği Yalova’da sadece arapça konuşan, Türkleri zaman zaman ingilizce bilmemekle küçümseyen bir Suriyeli değil Gülhasan. 4 yıldır sığındığı toprakların dilini, mağdur olmamak için öğrenen; su gibi türkçe konuşan, Afgan bir adam.

Beşşar Esad karşıtlarıyla mücadele etmek yerine; doğduğu vatanı terk edip, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek için başvuruda bulunan bir Suriyeli değil Gülhasan. Eğitimini yarıda bırakarak vatanımızda misafir olan, 24 yaşında bir adam.

Afrin’de Türk askerleri şehit olurken, Yalova’da denize karşı nargile içip eğlenen bir Suriyeli değil Gülhasan. Canlı bombaların arasında yaşayan 4 kardeşine harçlık gönderebilmek için; ayakta durmaya çalışan Afgan mültecisi bir adam.

Cumhuriyet nesilleri “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” anlayışı ile yetişti. O yüzden mültecileri asla anlamlandıramayacağımız netleşti.

Yaşayacağımız bir muharebe karşısında ne sığınacak başka bir toprağa gideriz, ne de bizi misafir edecek dost ülkelerle karşılaşabiliriz. Bu sebeple, vatanımız kıymetini bilelim ve koruma sağladığımız mültecilerin bir an önce, barış içinde ülkelerine dönebilmeleri için dua edelim…

ÖLMEDEN ÖNCE YAPILACAK ŞEYLER LİSTESİ

 

Yürekten istediğimiz, kalbimizde büyüttüğümüz, aklımızda canlandırdığımız ve olmasını özlemle beklediğimiz her şeye; hayal deriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yaşar, para biriktirir, emek verir, zaman harcar ve çaba gösteririz. Kimisi daha iyi bir araba almak için kredi ödemeye adar kendini, kimisi evlatlarının geleceği için yatırım yapmaya. Kimisi günübirlik eğlencelere verir kendini, kimisi kariyer yapmak için okumaya, yüksek lisans yapmaya.

Ben ise kendimi; ‘Ölmeden Önce Yapılacak Şeyler Listem’i tamamlamaya verdim. Hayallerimi yavaş yavaş gerçekleştirdiğimi farkedince, bunu bir dizelge haline getirmeye ve sosyal medya hesabımda paylaşmaya karar verdim. Beni takip eden arkadaşlarımın ısrarları üzerine de; bugün ki yazımı ‘Ölmeden Önce Yapılacak Şeyler Listem’e atfettim.

İlk hayalim Vasilis Katedralini görmekti. Muhafazakar yapıdaki bir insanın umreye gitmeyi düşlemek yerine, neden böyle bir yeri görmek istediğini sorgulayabilirsiniz. Çünkü benim lakabım ‘vasilis’ idi, vasilis aşa vasilis yukarı; çocukluğum bu isimle çağırılarak geçti. Ve günü geldi, Allah nasip etti; Moskova’da bulunan Katedrali görmeyi. Sonra yaralı köprüye aşık oldum. Osmanlı mimarisinin en güzel örneği olan, Bosna Hersek’te bulunan; Mostar Köprüsü’ne aşık oldum. ‘Oraya da gitmeliyim’ dedim ve göz yaşlarımı kaldırım taşlarına dökerek, tüylerim diken diken olarak; bir hayalimi daha gerçekleştirdim.

Düşlerimin hayata geçtiğini gördükçe, daha fazla plan yapmaya ve para biriktirmeye başladım. Eski montumla gezdim, patlak ayakkabımla dolaştım, latte yerine çay içtim; ama hayallerimden vazgeçmedim.

Kedici bir insan olarak; ‘Bir gün kedilerin atasıyla tanışacağım’ dedim. Sadece rüyamda görürüm dediğim bir şeyi daha hayata geçirerek; Taylant’da kaplan sevdim, resim çekildim. Hınkal aşığı bir insan olarakta Gürcistan’a gittim. O muazzam lezzeti, kendi topraklarında yeme fırsatını yakalayarak; kendimi şanslı hissettim.

‘Ölmeden Önce Yapılacak Şeyler Listemi’ tamamlamaya çalışırken; anılarıma farklı deneyimler hapsettim. Herkes gibi uçmayı hayal ettim. Hem yamaç paraşütü hem de deniz paraşütü yaparak; ayaklarımı yerden kestim… Yeri geldi, ata bindim. Bu eylemin de çıtasını yükseltmeye karar vererek; fil ve deve safarisiyle, dizelgemde ki bir kaç maddeyi daha sildim.

Kan bağışı yaptım, hayvan hakları yürüyüşünde döviz taşıdım, yardım derneklerinde gönüllü çalıştım. Kaan Tangöze’yle tanıştım, kufiyye takıp dolaştım, havyarın tadına baktım. Trabzon’da Sümela Manastırı’na çıktım, İzmir’de boyoz yedim, Kapadokya’da balona bindim. Kadıköy’de kazı kazan oynadım, Üsküp’te strumka içtim, Pattaya’da su festivaline katıldım.

‘Ölmeden Önce Yapılacak Şeyler Listem’de yer alan; kimi zaman büyük, kimi zaman küçük hayallerimi hayata geçirdim. Ve Allah nasip ederse listemi tamamlamaya gayret göstereceğim.

Sizde bu yeni yıla, bir liste hazırlayarak girin. İstemek başarmanın yarısıdır derler ya; aklınıza koyduğunuz hedefin yarısını gerçekleştirdiniz farzedin ve vazgeçmeyin.

ÇİFTLİK’KÖY’DEN İNDİM ŞEHİRE

”Yalova’nın en güzel ilçesi hangisi?” diye sorsalar bana, Yalova’ya yürüyüş mesafesinde olan; Çiftlikköy cevabını verirdim. ”Bayraktepe’sinde kuşbaşı İstanbul’un izlendiği, Mobil’inde eski komşulukların ve bakkal kültürünün kaybedilmediği, deniz kenarında keyifli yürüyüşlerin alışkanlık haline geldiği, sinemasıyla vazgeçilmezi olan meşhur avmye ev sahipliği ettiği, Yalova’nın nezih insanlarının yaşadığı yer” olarak yanıt verirdim. Özellikle 7 milyon liraya mal olan köprülü kavşak projesinin tamamlanmasının ardından; ”güvenilir trafiği ve çalışkan belediyecilik kavramıyla her ilçeye örnek olsun Çiftlikköy” derdim.

Fakat son günlerde, ne zaman sosyal medyada göz gezdirmeye kalksam; Çiftlikköy Belediyesi’ne küfür eden vatandaşların paylaşımlarıyla karşılaşıyorum.

Bir gün oldu, iki gün oldu, üç gün oldu, hatta haftalar geçti susan yok. Kimi habersiz kesilen suların azizliğinden yakınıyor; kimi, öfkeli vatandaşların belediyeyi bastığından söz ediyor. Kimi survivora dönen yolların işkencesini fotoğraflarla paylaşıyor, kimi habersiz kesilen elektrikler yüzünden yaşadıkları mağduriyetleri anlatıyor.

İnsanların sakinleşmesini beklerken, tam tersine şikayetlerin her geçen gün arttığını görüp; ”neler oluyor Çiftlikköy’de” diye araştırmaya başladım. Yalova’da ki hiç bir yerel gazetenin bu konuyu gündeme getirmediğini, hiç bir köşe yazarının bu isyanları ele almadığını gördüm.

Bende Çiftlikköy’ün yerlisi olan bazı arkadaşlarımı arayarak; ilk ağızdan neler olup bittiğini öğrenmek istedim. Çoğu öfkeyle konuya başlayarak, belediyeye hakaretler yağdırdı. Haftalardır sokaklarının çamur içinde olduğunu, ayaklarına poşet bağlayarak yolları arşınladıklarını dile getirdi. Habersiz yapılan su ve elektrik kesintileri yüzünden kan ağladıklarını; ilçe sakinlerinin protestolarla, defalarca belediyeye şikayet dilekçeleri bıraktıklarını ifade etti.

Kimi kanalizasyon boruları yenileniyor derken, kimi elektrik hatlarının yolun altına alındığından bahsetti. Kimi asfalt çalışması yapıldığını zannederken, kimi de doğalgaz çalışması olduğundan sözetti.

Oysa Çiftlikköy Belediyesi, çeyrek asırdır yenilenmeyen içme suyu şebekelerini değiştiriyor. Yıllardır apartmanların üst katlarına tazziksiz ulaşan su şebekelerinin çapını genişletiyor. Kayıp kaçak oranını en aza indirmek için, etap etap aylardır hat planları üzerinde çalışıyor. Yazımın başında bahsettiğim ”çalışkan belediyecilik kavramıyla” bir kez daha taktir topluyor.

Çiftlikköylü’lerin bir süre daha isimleriyle bağdaşan ”Köy” sıkıntısı çekecekleri gerçeği şüphesiz olsa da, zahmetsiz rahmet olmaz diyerek; geçmiş olsun diyor, her şeye rağmen vatandaşların şikayetlerini duyurmayı amaçladığımı hatırlatıyorum. Şimdiden yeni içme suyu şebekelerinin Çiftlikköy’e hayırlı olmasını diliyor, çekilen sıkıntıların bitiş sürecine doğru ilerlediğini ekleyerek, yazımı tamamlıyorum.

2016 YILINDAN SAĞ ÇIKAN NESİLE..

Bundan tam 1 sene önce; ”Güle güle 2015 Hoşgeldin 2016” manşetleri okuyor, iyi bir yıl geçirme ümidiyle 2015’i uğurluyorduk. Fakat 2016 yılı hiç hoş gelmedi, hoş geçmedi ve hoş gitmiyor. ”Güle güle 2016” demek yerine küfürler yağdırarak uğurluyoruz bu yılı.
Memleket olarak; imtihanlarla dolu, kara bir yıl geçirdik. Bende 2017’den beklentilerimi, hayallerimi ve dualarımı yazarak; def edeceğim bu seneyi…
2017 yılında insanlar eceliyle vefat etsin
Evlere şehit haberi düşmesin
Kalleşçe bombalama saldırıları olmasın
Vatan hainleri içimizde barınmasın
Devlet büyükleri şiddetle kınamayı bıraksın
Hizmet aşkıyla darbe girişiminde bulunanlar vatandaşlıktan çıkarılsın
Hicret bahanesiyle yurtdışında sefa süren fetöcüler, memleket hasretiyle kahrolsun
Hain planlar oluşturan başka cemaat ve örgütlere Allah izin vermesin
Vatanımızı koruyan asker ve polisimize de zeval vermesin
2017 yılında savaşlar bitsin
Dil, din ve ırk gözetmeksizin bütük çocuklar yaşasın ve ölmesin
Artık ege denizinde mülteci cesetleri olmasın
İşgal altındaki ülkelere özgürlük gelsin
Sığınmacılar hayırlısıyla memleketlerine geri dönsün
Göç krizi dursun
Ülkemiz huzur ve refah bulsun
Tecavüzcü sapıklar hadım edilsin
Hırsızlık yapanların elleri kesilsin
Eşlerini aldatanlar kalp krizi geçirsin
Kul hakkı yiyenler cennete giremesin
Kadın cinayetleri bitsin
2017 yılında hastalar şifa bulsun
Dertliler deva görsün
Borçlulara eda yağsın
Mazlumların ahı yerde kalmasın
2016 yılından sağ çıkmayı başaran bir nesil olarak;
Allah hepimize akıl fikir versin
Geçirdiğimiz bu yıldan ders çıkarmamızı nasip etsin
Birliğimizi bozacak fesatlara fırsat vermesin
Sevgi ve barış dolu günler gelsin…

SANATÇILARA BÜYÜK ‘VEFA’SIZLIK

‘Sorsan Vefalı Yalova” başlıklı haberimizin üzerinden tam 1 yıl geçmesine rağmen, sanatçıların isimleriyle süslenen muhit; kan ağlamaya devam ediyor. Gazi Osman Paşa Mahallesinin Kazım Patıl Caddesinde, değerli sanatçıların isimlerinin sokaklara verilmesi; başta mahalle sakinleri tarafından sevinç yaratsa da, son aylarda bu sevincin hüsrana dönüşmesi dikkatlerden kaçmadı.
Barış Manço Sokağının hala bir yolu yok ve çamurdan yürünmez halde. Kemal Sunal Sokağına bakan Balaban Deresi ıslah edilmemiş durumda; mikrop saçmaya devam ediyor. Adile Naşit Sokağının aydınlatma direkleri ve çöp konteynerleri hala yetersiz. Bu kıymetli sanatçıların isimleri tabelaları süslese de, mezarlarında kemikleri sızlıyordur.
Yeni yapılaşmanın arttığı bu muhit madem belediye tarafından atıl bırakılacaktı, o halde neden sanatçıların isimleri kullanılarak reklam yapıldı?
Yaptığım bir araştırmada, sanatçıların isimlerini taşıyan başka ilçelerdeki sokakların; göz kamaştırıcı olduğunu gördüm. Örneğin Buca’da bulunan Barış Manço Sokağı; kültür kokan elit bir semt haline getirilmiş. Maltepe’nin Barış Manço Sokağında ise; parklarla taçlandırılmış örnek belediyecilik çalışmaları bulunuyor. Beylikdüzü’nde yer alan Barış Manço Sokağının da; ana arterleri bağlayan önemli bir noktanın ismini yaşattığı şüphesiz. Kadıköy Moda’da yer alan müze bölgesini yazmıyorum bile…
Gazi Osman Paşa Mahallesinde bulunan Barış Manço Sokağında ise; insanlar ayakkabılarına poşet bağlayarak çamurlu yolları aşmaya çalışıyor. Yalova’nın göbeğinde; ”Köpek bağlasalar durmaz” deyiminin kullanılacağı bir sokağa, utanmadan Barış Manço ismini veren belediyeyi şiddetle kınıyorum.
Usta sanatçı Kemal Sunal’ın ve Adile Naşit’in de isimlerinin yaşatıldığı farklı semtleri incelediğimde, yine benzer örneklerle karşılaştım. İlçelerin en göz alıcı ve bakımlı sokakları olarak dikkatleri üzerine çeken muhitler; belediye başkanlarına minneti doğuruyor. Fakat Yalova’nın göbeğinde bulunan bu sokakların sakinleri; bakımsızlıktan ve belediye başkanının ilgisizliğinden şikayetçi…
Ölülere saygı; sadece isimlerini tabelalara yazmakla bitmiyor. 
 
Ölülere saygı; yalnızca dini bayramlarda mezarlıklarda Kuran’ı Kerim okutmakla olmuyor.
 
Ölülere saygı; onları ziyarete gelenlere şerbet yada lokum dağıtmakla bitmiyor.
 
Ölülere saygı; sadece heykellerini meydanlara dikmekle olmuyor.
 
Ölülere saygı; arkalarından fatiha okumakla da bitmiyor.
 
Ölülere saygı; yalnızca cenazelere çelenk göndermekle olmuyor.
 
Ölülere saygı; resimlerini yada dövmelerini ticaret malzemesi olarak kullanmakla bitmiyor.
 
Saygıyı sırf reklam olsun diye yapacaksanız; yapmayın. Bırakın ebedi istirahatlerinde rahat uyusunlar!!

BİR KÜÇÜK AŞK HİKAYESİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; lise sona geçen 17 yaşında bir kız vardı. Çocuk gelişimi ve eğitimi okuyan bu kız, ortalaması yüksek olduğu için anaokulu stajını; ücret veren bir kolejde yapmaya hak kazandı. Genç kız; staj döneminde para kazanacağı için kendini şanslı, o okulda staj yapmanın kariyerine olan artılarını düşününce de, talihli görüyordu.
Haftanın üç günü staja giden genç kız, bölümünü sevdiği için çok çalışıyor; eğitim aldığı öğretmenlerini mahcup etmemek için gerçek bir öğretmen gibi çaba sarf ediyordu. Aynı zamanda staja sivil kıyafetlerle gittiğinden dolayı; lise öğrencisi olduğuna kimse inanmıyor, anaokulu çalışmaları dışında da kolejin öğretmeni olarak, çeşitli etkinliklerde görevlendiriliyordu.
Çalışkanlığının yanı sıra; uzun boyu, zarifliği ve ağırbaşlılığı ile; bir çok kişinin hayranlığını kazanan kız, eğitim hayatının ilk senesi olan bir öğretmen tarafından da hayranlıkla takip ediliyordu. Ama bu öğretmen gözlerine hapsolduğu genç kıza, asla açılma cesaretini gösteremedi. İzlendiğini fark eden kız ise;  efendiliği ile gönlünü çelen bu öğretmene, staj dönemi boyunca sadece uzaktan baktı. Konuşmadan ve buluşmadan aylarca sadece içinden sevdiler birbirlerini. Genç kız, staj günleri dışında da bahane buldukça koleje gitmeye, genç öğretmen ise; işi düşmediği halde sıkça anaokuluna uğramaya çalışıyordu. Tenefüslerde bakışan, okul giriş ve çıkışlarında sadece selamlaşarak 8 ayı geride bırakan aşıklar; okulların tatil olmasıyla birlikte ayrıldı.
Günler geçti, aylar bitti, yaz tatili nihayete erdi; fakat genç kız öğretmeni unutamıyor, aylarca içinde büyüttüğü sevgiyi onunla paylaşmak istiyordu. Cep telefonlarının yaygın olmadığı, internete neredeyse sadece kafelerde girildiği 2001 senesinde; tek iletişim aracı olarak sabit telefonlar kullanılıyordu. Genç kız sonunda bütün cesaretini toplayarak koleji aradı, bir not ve çalıştığı yeni iş yerinin numarasını bıraktı.
Öğretmen, 24 saat geçmeden genç kıza dönüş yaptı ve aylardır bekledikleri ilk randevunun buluşmasını gerçekleştirdiler. Beraber kahvaltı yaptılar ve birbirlerini nasıl fark ettiklerini, bakışmalarda yakaladıkları sevginin ne denli kuvvetli olduğunu paylaştılar. Bazende hiç konuşmadan sadece gülümsediler birbirlerine. El ele tutuşmaya bile kıyamadılar ve bir sonraki buluşma için sözleşerek ayrıldılar.
Vakti gelen ikinci buluşma da; öğretmen çok üzgün ve ağlamaklıydı. Sevdiğine; çalıştığı kurumun onu başka bir bayanla evlendirmek istediğini, artık görüşmelerinin imkansız olduğunu anlatıyordu. Kız ise şaşkın bir vaziyette öğretmeni dinliyor, iş yerinde ki insanların özel hayata neden müdahale etme gereği duyduklarını sorguluyordu. Öğretmen, görev yaptığı okulun ”Hizmet Hareketi” adı altında bir cemaate bağlı olduğunu ve cemaatteki kişilerin sadece cemaatten bir bayla evlenmesinin mümkün olduğunu açıklıyordu. Gözleri dolan genç kız, inancına ve kararına saygı duyduğunu belirterek, ağlaya ağlaya öğretmenin yanından uzaklaştı.
Ama yüreğine taş basmadı… Şimdi kızın aklında tek bir plan vardı; cemaate katılacak ve kalbini çalan öğretmenle mutlu bir yuva kuracaktı. Genç kız kendini, bazı aracıların yardımıyla; Said Nursi’nin fikirlerine dayanan, Nur cemaati altında ki gruplardan biri olan, kendilerine Hizmet Hareketi diyen, abiler ve ablalar hiyerarşisiyle derecelendirilen, Fetullah Gülen önderliğindeki cemaatin ilk sohbetinde buldu. Güler yüzlü ablaların Allah ve iman aşkını anlattığı, Risale-i Nur’un okunduğu ve tevsirlerin yapıldığı bu sohbetin sonu; yurtta okutulan öğrencilere bağış toplanmasıyla noktalandı.
Bir kaç sohbete daha katılan genç kız, artık daha az ders işlendiğini ve sürekli burslu öğrenciler için; kutular gezdirilerek para toplandığına şahit oldu. Ve bu durumdan rahatsız olması, cemaat içinde başka oyunlar döndüğünü fark etmesi, uzun sürmedi.
Fetullahçı cemaat, sohbete gelenleri zorla dergi ve gazete gibi yayın organlarına üye yapıyordu. Fitre ve zekatlarının cemaate verilmesi hususunda beyin yıkıyor, kurban derilerinin sadece kendi vakıflarına bırakılmasını istiyordu. Yeni üye olanların, ilk maaşlarını cemaat okullarına vermeleri için zorluyor, iş adamlarının bağış yapmalarını sağlamak için ise; mahalle baskısı uyguluyorlardı. Bu cemaatin abi ve ablaları, sürekli ev ziyaretleri yaparak kendi özel okullarına öğrenci çekiyor, özel okula yollayamayacak durumda olanları ise; dershanelerine kayıt yaptırmaları noktasında örgütlüyordu. Hizmet hareketi altında kendi okulları bünyesinde öğretmen atamaları yapıyor, islamı kullanarak sızıntı şeklinde insanların içlerine giriyorlardı. Cemaat yemini eden, Fetullah Gülen’in yolundan ayrılmayacaklarına inandıkları gençlere; kpss ve Öss sorularını dağıtıyor, dindar olmanın yanı sıra diplomalı üyeler yetiştiriyorlardı. Hangi partiye oy vereceklerine bile cemaat liderleri karar veriyor, doğal olarak; bu üyeleri, dağılmamaları amacıyla birbirleriyle evlendiriyorlardı….
Genç kız bu kuralların yarısına gözleriyle şahit olsa da, diğer yarısının gerçek olduğuna 15 Temmuz 2016 senesinde inanacaktı. Fetullahçı bu sapkın topluluğun kendine göre olmadığı anlayıp, arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Aşık olduğu öğretmeni ise; cemaat abileri çoktan başkasıyla evlendirmişti…..

HURDACI GİREMEZ !!!

Neredeyse her köyün girişinde görmeye alışık olduğumuz ”Hurdacı Giremez” tabelasının sebebini araştırmaya başlamışken; garip bir ironi ile karşılaştım. Bırakın köyleri, Yalova il sınırına ”Hurdacı Girebilir” levhası astırsak; kimsenin işi olmaz bu şehirle.
Yalova’da ki bir çok köyün girişinde rastladığımız ”Seyyar Satıcı ve Hurdacı Giremez” uyarılarının amacı; megafonlarla yapılan gürültü kirliliğini engellemek, hurdacılık bahanesiyle oluşan hırsızlık girişimlerini önlemek, dilencilerin huzuru bozmaması amacıyla; köylere yabancı insanların girişini durdurmak, tertip ve düzeni muhafaza etmektir. Bir çok köy muhtarı bu tabelalar sayesinde; hırsızlık vakalarının azaldığını ve köylerde refahın sağlandığını ifade ederken, kentliler bu huzurun şehirlerde bulunamamasından şikayetçi.
Sebebine gelince; Yalova’ya şehir demeye artık bin şahit gerek. Ağaç katliamı ve açılış tarihinin yarattığı kafa karışıklığından sonra kavuştuğumuz Köprülü Kavşak Projesinin çevre düzenlemesi; hala tamamlanamadı. 15 Ocak’ta başlanacak denilen peyzaj çalışmalarına ise yetkililer hala fransız kalmış durumda. Araç sürücüleri için keskin dönüşlere sebep olan son dakika uyarıları, şimdilik ölümlü kazalara sebep olmazken; yaya geçişlerinin ne feci durumda olduğuna değinmiyorum bile. Bebek arabasıyla dört yoldan karşıya geçmek için çabalayan kadınları mı yazayım, yoksa okullarına yaya giden dalgın gençlerin tehlikeli hareketlerini mi? Yaşları itibariyle üst geçide çıkamayan bastonlu amcaları mı yazayım, yoksa karşıya geçmek için yön bulamayan yabancıları mı?
Çevre düzenlenme çalışmalarının hızlanması için; birilerinin ölmesi şart mı? Gerçi Yalova’da ölmek için dört yolu kullanmanıza da gerek yok. Sokakta, bebek arabanızla yürürken bir tırın altında kalabilir, rahmetli Seçil İnce gibi hayata veda edebilirsiniz. Yada Çınarcıklı Ayaz bebek gibi; korkuluğu olmayan bir dereye düşebilir, boğularak hayatınızı kaybedebilirsiniz…
Ama yerel medyaya o kadar ”önemli” haberler servis ediliyor ki; yasımızı tutup, protesto bile yapamıyoruz. Örneğin; Kurtuluş Sokağa yapılan baskılı asfalt çalışması. ”Yalova’da İlk” manşetiyle servis edilen projeyi bizde beğendik, ama sanatçıların isimleriyle süslenen muhit bile kan ağlarken; merkeze uygulanan bu yap-boz uygulamaları niye? Adile Naşit Sokağının ne aydınlatma direkleri var, ne çöp konteynerleri. Kemal Sunal Sokağına bakan Balaban deresi, koku ve pislik yüzünden insanların midesini bulandırıyor. Barış Manço Sokağının bir yolu bile yokken, Belediye Başkanı hala; ”Kurtuluş Sokağındaki asfalt çalışmasının, aydınlatma ve boyama çalışmalarıyla görselliğini arttıracağız”diyor.
Peki nezihliği ile Yalova’nın 1 numaralı mahallesi olarak, gözdeliğini yitiren Bahçelievler Mahallesine ne demeli? Suriyeli mültecilerin yerleşmesiyle birlikte, hırsızlık ve taşkınlık olaylarının arttığını dile getiren mahalleli; eski elit günlerinin kayboluşundan şikayetçi. Çarşıda oturan insanlar ise; apartmanlarının önüne araç park edememekten, park ettikleri taktirde ise; park parası ödemekten yana dertli.
Yalova’yı görmeye gelen ziyaretçilerin eleştirilerine nasıl cevap vermeli? Geçtiğimiz günlerde Deprem Anıtı’nı gezerken ben utandım. Umumi tuvalet halini alan sergi bölümü; mikrop yuvasına dönmüş durumda. Depremde yitip giden canların kemikleri sızlarken, Belediye bütçesini; haritada yerini dahi bilmediğimiz kardeş şehir ziyaretlerine harcıyor. İnsanları taciz eden dilencilerin önüne geçmek yerine; parkomat elemanlarını arttırıyor. Çöp kutularını arttırmak yerine; çöpe sebebiyet veren, dergi ve broşür gibi kağıt parçalarına dünyanın masrafını yapıyor. Şehir içine yeni yol güzergahları bulmak yerine, bazı sokakları araç trafiğine kapatıyor. Halk Eğitim Merkezinde Suriyeli vatandaşlara Türkçe kursu vermek yerine, Türklere Arapça kursu veriyor.
Velhasıl ”Hurdacı Giremez” levhalarıyla köylerini koruma altına alan muhtarlar kadar ilgilenmiyor bizimle yöneticiler. Koltuklarından kalkıp sahaya inebilseler, Yalova’da ziyadesiyle sıkıntı olan meseleleri çözebilecekler.

HASTALARIN DOĞRU BİLDİĞİ YANLIŞLAR

-Rahatsızlığınız için gideceğiniz polikliniğe MHRS yada 182’den randevu almanız, hem muayene sıranızın garantide olmasını sağlar, hem de olası iptallerde haberdar edilmenizi. Bu yüzden görevlilere yanlış telefon numarası bırakmayınız.
-Gerçekten acil müdahale gerektiren bir hastalığa sahipseniz, Acil Polikliniğine başvurmanız size zaman kazandırır. Bunu reddedip ilgili poliklinikte muayene olmak istiyorsanız; ”Ben acilim” diye yaygara yapmak, size öncelik kazandırmaz.
-Hastanelerde; engellilere, 65 yaş üstü hastalara, şehit ve gazi yakınlarına, hamilelere, 7 yaş altı çocuklara, adli ve sağlık kurulu hastalarına öncelik vardır. Fakat hastaların %90’ının bu kategorilerden birine sahip olduğunu düşünürsek; herkesin önceliği var demektir. Bu durumda; sabırla sıranızı beklemek aleyhinize olacaktır.
-Poliklinik saatinin 16:00’da bitiyor olması, 15:55’de muayene olabileceğiniz anlamına gelmez. Bu sebeple; sıra almak için erken saatleri tercih ediniz.
-Hastalığınıza hangi bölümün bakacağını bilmiyorsanız, ilgili bankoya danışmalısınız. Örneğin; Kalp rahatsızlıklarına Kalp Damar Cerrahisi değil Kardijoloji bakar. Baş ağrısına da Beyin ve Sinir Cerrahisi değil, Nöroloji bakar.
-Hastanelerde Cildiye bölümü Dermatoloji, İç hastalıkları bölümü ise Dahiliye olarak geçer.
-Polikliniğinin önü tıklım tıklım olan doktor, en çok talep gören ve iyi doktor anlamına gelmez. Yoğunluğunun sebebi; o hafta heyetçi olmasından kaynaklanabilir.
-Polikliniğinin önü boş olan doktor ise; en az tercih edilen ve kötü doktor anlamına gelmez. O hafta icapçı hekim olduğu için; fazla hasta kabul etmiyor olabilir.
-Tomografi, MR yada EMG sonucunuzun çıktığı gün, doktorunuzun ameliyat yada izin günü olabilir. Bu sebeple sonuç göstermek için de randevu almak, doktorunuzun hastanede olduğunu garanti eder.
-”Sadece bir şey soracağım, sadece imza attıracağım, sadece sonuç göstereceğim yada sadece rapor alacağım” diyerek öncelik istemek, sırasını bekleyen diğer hastalara saygısızlık olacaktır. Sonuçta poliklinik kapısından giren herkes muayene kategorisindedir.
-Çalışma saatleri içinde muayenehanesinde bulunmayan doktor, yatan hastasını görmeye gitmiş yada acilden çağırılmış olabilir. Bu yüzden ”Doktor nerede” diye sekretere bağırmak yerine, empati kurunuz.
-Dünya üzerinde hastalık geçiren tek varlık gibi davranmak, sizi sadece komik duruma düşürür. Hastaneye gelen diğer insanların da sizin gibi şifa bulmak için koridorları işgal ettiklerini, çalışanların ise; size yardımcı olmak için görevli olduklarını unutmadan hareket ediniz.

KEFENİN CEBİ YOK

İnsanoğlu; doğar, büyür, okur, çalışır, para kazanır, harcar ve ölür… 
Herkes ölür, ama herkes gerçekten yaşayamaz. Yani yaşadığını anlamadan, hayattan hiç bir zevk almadan, hayallerini gerçekleştiremeden, çocuk büyütme kargaşasında, borç ödeyeceğim curcunasında, elalem ne der baskısında; yaşayamadan gözlerini kapatır dünyaya.
Yaşamın iki amacı vardır. Birincisi her an ölecekmiş gibi ahirete yatırım yapmak, ikincisi de hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yatırım yapmak. Biz bu yazıda; dünya için yapılan yatırımları değerlendirip, ahiretle noktayı koyacağız.
İnsanın en büyük yatırımı kendine yaptığı yatırımdır. En lüks evlerin kredileri altına girmek, en pahalı çantalara sahip olmak, son teknoloji telefonları kullanıp, en kral arabalarda seyahat etmek değil; sağlığa, hatıralara, dostlara yapılan yatırımdır.
Hiç gitmediğiniz bir şehri ziyaret ettiniz mi hiç? Akrabalarınızın düğünü yada cenazesi için değil; sadece gezmek için, saatlerce seyahat ettiğiniz kaç şehir oldu? Hiç tanımadığınız insanların arasında kaç kere yürüdünüz? Kaç kere kayboldunuz hiç tanımadığınız sokaklarda? Biraz daha büyük düşünüp, kaç kere yurt dışına çıktınız diye soracağım. Turistler akın akın memleketimizi gezmek için fırsat yaratırken, siz kaç defa gittiniz onların ülkesine? Kaç kere plakasında başka bir ülkenin bayrağı bulunan taksilere bindiniz? Anlamadığınız bir dille konuşan kaç insana, beden dilinizle derdinizi anlatmaya çalıştınız? Cüzdanınızda hiç yabancı para taşıdınız mı? Cevabınız hayır. Çünkü bunları yapabilmek için hem zaman lazım, hem de para.
Ama siz çalışıp kazandığınız paralarla, 3 bin liralık telefon kullanmayı tercih ettiniz. Siz 1 gecelik Kapadokya Turu yerine, aynı fiyata denk gelen marka ayakkabıyı almayı tercih ettiniz. Boğazda çay içmek maliyetine dip boyası yaptırıp; başkasının çektiği boğaz resmini bilgisayarda masaüstü yaptınız. Siz hafta sonunu 1 saat uzaklıktaki ören yerinde geçirmektense; koltuğa uzanıp, gidemediğiniz yerlere gidenleri ‘like’lamakla vakit kaybettiniz.
Peki kaç kere psikiyatriye gittiniz? Hani sivilceniz çıktı diye, varisiniz bacağınızda çirkin gözüktü diye aşındırdığınız hastanelerin psikiyatristleri var ya, onları kastediyorum. Ruhunuz için en son ne zaman tedavi aldınız? Ne zaman içinizi acıtan sorunlarla yüzleştiniz? Ama yok, neden deli doktoruna gidip afişe olasınız ki? Herkes kötü ve haksız, siz hep iyi ve haklısınız.
Aslına bakarsanız tüm ulus olarak psikiyatrik tedavi almalıyız. Ramazan iftarları dışında aile meclisleri toplanmıyor, dost denilenler arkamızdan dedikodu yapıyor, hayat arkadaşları eşleri uyuduğu an başkalarıyla mesajlaşıyor, patronlar eleman azaltmak için işçilerin açıklarını arıyor. Velhasıl güvensiz bir toplumda; sadece maddi yatırımlar yaparak, ömür çürütüyor ve kendimizi yıpratıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Brezilyalı bir iş adamı, organ bağışına dikkat çekmek için; milyon dolarlık arabasını mezara gömdü. Ben bu haberi farklı değerlendirip; ”Helal olsun adama, dünya malı dünyada kalır örneği sundu” dedim. Gerçekten bir çok insan mal varlığını ahirete götürecekmiş gibi yatırım yapıyor. Evler, arabalar, yazlıklar, nikah öncesi altın pazarlıkları, limitsiz kredi harcamaları; kefenin cebi yok dedirtiyor.
Oysaki sevdiklerimize, güzel anılar ve gülümseten fotoğraflar bırakmalıyız. Sonuçta ahirete, onların kavga edip paylaşamadıkları malı mülkü değil; sadece günah ve sevapları götüreceğiz.
”Kaç yıl çalışıp para kazandın” değil, ”Kaç sene namaz kıldın” diye hesaba çekileceğiz. ”Sosyal medyada kaç yemek resmi paylaştın” değil, ”Yemeğini kaç ihtiyaç sahibiyle paylaştın” diye soracaklar ahirette. ”Dünyada kaç kürkün vardı” değil, ”Kaç hayvan besledin” diye soracaklar bize. İnternette kaç takipçin olduğuna değil, tabutunu kaç kişinin taşıdığına bakılacak son nefesini verdiğinde…

BAHİSLER AÇILDI

 
 
Yalova trafiğini en aza indirmeyi amaçlayan, Tonami Meydanı’nda ki Köprülü Kavşak Projesi, yapımından çok; açılış tarihinde yaşanan karışıkla gündemden düşmüyor.
 
 
Karayolları 14’üncü Bölge Müdürlüğü tarafından yapımı devam eden köprülü kavşak çalışması, çin işkencesine dönmeye başladı. Araç trafiğinin Bursa istikametinden Gazi Osman Paşa Mahallesi’ne verilmesi, İzmit istikametinden ise Çiftlikköy’e karışması, Yalovalı’lara ”İllallah” dedirtti. 
 
 
”Başlamak bitirmenin yarısı” olsa da, şimdi Yalovalı’ların aklında tek bir soru var; ”Köprülü Kavşak ne zaman kullanıma açılacak?” Projeyi yürüten Yafa İnşaat’ın yetkilisi Devrim Akdağ; ”Teslim tarihi 12 Aralık olsa da, çalışmalarımızı erken tamamlayarak, kavşağı hizmete geçireceğiz” demişti. 
 
 
Karayolları 14. Bölge Müdürü Bekir Koç’un ise açılış için verdiği ilk tarih; 20 Eylül’dü. Kurban Bayramı arefesine denk gelmesi bahanesiyle bu tarih, daha sonra 25 Ekim’ e çekildi. 25 Ekim’de de açılışı yapılmayan kavşak için ; ”Yoğun yağışlar sebebi ile ertelendi” denildi. Sanki kavşak bitmiş de, sadece resmi açılışı yapılamıyor gibi davranan yetkililer; son olarak açılışı 15 Kasım’a ertelendi. 
 
 
Ve Köprülü kavşak 15 Kasım’da da açılmadı. ”Projeyi bitiremedik” yerine hep bahaneler üretildi. Siyasetçiler çalışmaları yerinde inceledi, Yalovalı’lar trafik çilesi sayesinde kafayı yedi, kuşlar kesilen ağaçlar yüzünden meydanı terk etti, nişanlılar evlendi, hamileler doğum yaptı, memurlar atandı, ülke iki seçimden geçti, erler askerden geldi, sonbahar bitti kış girdi, neredeyse Körfez Geçiş Köprüsü bitti ama 400 metrelik kavşak bitemedi. 
 
 
Aslına bakarsanız bu projenin açılış tarihiyle Yalovalı’lar hiç bir zaman ilgilenmedi. Yeter ki yapılsın ve trafik rahatlasın umuduyla çalışmalara katlanan halkı; sürekli açılış tarihini değiştiren yetkililer deli etti. 
 
 
Şimdi ise yeni dedikodulara gebeyiz. Bahisler açıldı ve yeni tarihler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Açılış için ”Yılbaşı” diyen de var, ”15 Tatili bulur” diyen de. ”Ay sonu açılacakmış” diyen de var, ”Direk hizmete geçirecekler” diyen de. Ben ise çalışmayı yürüten firmanın verdiği tarihi önemsiyor, inşallah 12 Aralık’ta açılacak diyorum.
 
 
Gerçi dedikodular açılışın yapılmasıyla da bitmeyecek. Yaya yolları ve trafik levhalarının yerleştirilmesi, çevre düzenlemesinin tamamlanması, yine aylar alacak gibi görünüyor. Bu yüzden Köprülü Kavşak Projesi, bir süre daha Yalovalı’ların gündeminden düşmeyecek. Hepimize geçmiş olsun…