Ben Nazım Okuyorum Ya siz?

Güven insanın içine çektiği ve arkasına bakmaksızın yürüyebileceği derin bir denizde yüzen koca bir sevgi yoludur.Her yaşta hayata dair bir şey öğrenir insan.Yeter ki içine alacak derinlikleri bulunsun.Bazen vura vura,bazen kıra kıra..Bazen savaşmayı öğrenir bazen de vazgeçmeyi insan..Ama unutmayalım ki vazgeçebilmekte farklı bir gücün patlamasıdır insanın içinde.

Ne eğitim, ne kültür ne de para gerektiren bir şeydir insan olabilmek.Vicdanı,merhameti ve sevgiyi besleyen aklın yolu her zaman onurlu bir çizgide güzel bir insan oluşturur.Siz hayat çizgilerinizi hangi kalemle hangi renge boyarsanız, bir gün gelir o renge dönüşen her şeyi yaşarsınız.Çoğu insan bu yüzden kendi hayatını bir roman sanır oysa sadece bir masal kahramanıdır..

En kötü gününüzde temiz sularda yüzmeyi.,gözyaşlarınızı temiz mendillere akıtmayı ve o mendillere dost demeyi öğrendikten sonra gelip geçecek kötü günleri sert bir kahveye süt katar gibi yumuşatabilirsiniz.

Ne güzel şeydir senelerdir göremediğin bir dostunun seni sesinden tanıması..Sesinin modundan halini hatrını anlaması..Kötü hissettiğin anlarda ise dostunun can simidi misali nasılsın yerine nerdesin diyebilmesi..Ne güzel bir nefestir ki o, anlatılamaz yaşanır!..Yarın öleceğini düşün bir., cenazene kimlerin koşarak sarılıp ağlayacağını görebiliyorsan eğer avuçlarında götüremeyeceğin para yerine gerçekten dost insanlar biriktirmişsindir..Küçük hesap yapanların dostu olmaz derler .Çünkü dostluklar hesap işi değil yürek işidir..Bir ekmeği paylaşabilmektir..O açken kendi tokluğundan utanabilmendir..İnanın insan bunları bildikten sonra insanı kan bağı değil de aslında can bağının bağladığını hissedebilir..

Kutsal toprakları ziyaret edebilmek, hacca gidip hacı olabilmek büyük mutluluk içeren maneviyatın en değerlisidir elbet..Lakin hacı olabilmek kendi içinde fazlasıyla koca bir sorumluluk içerir..Görmezsin, duymazsın ve konuşmazsın çoğu kez çok şeyi..Hata ve günahtan bağdat kadar uzakta durman hacılığın aslı ve şerefidir..Suya sabuna dokunmadan kalbini mevlanaya sarmak gibi .Bunu yapabilen hacılığı onuruyla taşıyabilendir..Ama bunu yapamayan bir çok hacıya giden insanlardan daha çok hacı olmuş insanları gördüm ben hayatta..Bunlar bir yetimin hayatına sihirli değnek gibi dokunarak,yardıma muhtaç birilerine el uzatan yada bir öğrenci okutarak hizmetinle verdiklerini kendi bile unutan koca yürekli kahramanlar..Birilerinin meleği olabilmek gibi..İşte onlar insan olabilmenin erdemiyle görünüp duyulmaz isimsiz hacılar..

İnsan hergün aldığı nefese,bir damla suya bile hürmetle bakabiliyorsa mutluluğu avuçlarında hissedebilir.Para insanca yaşamak için çok ciddi bir ihtiyaç elbet..Azı insanı her ne kadar acıtıp yoruyorsa, çoğunun verdiği hırs ta inanın insanı çoğunlukla insanlığın ötesinde bozabiliyor..Özellikle de sonradan edinilmiş zenginlikse ele geçen, hazımsız boş mide misali hazmedilmesi imkansızlaşıyor ..Ama sonuç hep aynı matematikte buluşuyor.Bizlere hayat,..hep hiç bir şeyin sonu olmadığı sadece nasipse yiyebileceğin tatlı iki lokmanın bulunduğu ölümlü dünyayı televizyon ekranlarında seyredercesine sunup hatırlatıyor.

Mutluluk şans değil tercih meselesidir unutmayın!..Haklı olmak, kader demek yerine mutlu olmayı seçebilirsiniz..Hayat çok kısa deneyin derim..İşe özlemekle başlayın..Çiçeği ,böceği ,arkadaşınızı kahveyi ,toprağı ellemeyi ,bir kitap, bir şiir okumayı özleyin.Şu yalan dünyada hiç bir dert kalıcı değildir ..Bizler sadece buradan geçiyoruz sakın unutmayın!…

Özlemek için Nazım var!.Mavi için Edip.,Sevmek için Cemal Süreyya ..Sevda için Ahmet Arif..,İçine doğru yol alıpta ayna tutmak için Cahit Sıtkı..Sevipde okumak isteyene her dilin kimyası var..Ne kadar özlerseniz o kadar insan olduğunuzu hissedip mutluluğun peşine takılabilirsiniz..Ben Nazım okuyorum ya siz….

PAPATYAM MİS KOKUYOR!…

 

Mis kokular gelir bahçesinden evinizin..Sanırsınız güzel anneniz en sevdiğiniz yemeği yapmış sizi bekler.Masalarda çiçekler ve gülen ev sahibi yüzler..Ardarda gelip insanı saran dostça sohbetler..Sadece karnınızı değil, ruhunuzu da doyurur çıkarsınız o evden..Kimi zaman kahkahalarınızı havadan toplar, kimi zaman kahve içip derdinizi paylaşırsınız..Keyif zamanını ve bir çay molasının sefasını mis kokan bir Papatya’da yudumlarsınız..

2009 yılıydı.Bursa’ya gelip yerleştiğimin ilk haftası…Yolda yürürken sıcacık bir çorba istemişti canım..Alışkın olmadığım bir yere alışmaya çalışırken küçücük bir dükkana girivermiştim..Adı ilgimi çekmişti.’PAPATYA’..Mutfağını gördüğünüz küçücük ve sıcacık bir mekandı burası.Pamuk prenses misali beyaz ,genç ve güzel gülümseyen bir edalı yüze ,’Çorbanız var mı?’demiştim..Elinde kepçesi,önünde önlüğüyle güldü bana..’Var ama olmasada yaratırız ‘demişti. .Sonrasında ise ben çorba içerken usulca yanıma oturdu..Buralara yeni yerleştiğimi anlayınca beni tanımak için sohbet etmeye başlamıştı..Safranbolulu bir ailenin ilk çocukları olan bu cici hanım küçüklüğünden beridir mutfakta üreten koca bir el olduğunu söylemişti bana..İşine meraklı ,emek sahibi ve son derece akıllı bir kadın, insana evi gibi hissettirirdi mutfağını..

İşe küçük bir anne gibi ufacıcık yaşta başlamış ,genç yaşta ise çocukluk aşkıyla güzel ve doğru bir evlilik yaparak ,

hayat arkadaşı Volkanla elele tutuşup bu yolda yürümeyi başarmışlardı onlar..Zamanla yarışırcasına son derece istikrarla gitmiş ve yemeğin büyük mimarı oluvermişti Yasemin Muratoğlu…Bir insan işini ,eşini ve yolunu iyi seçmeli gerçekten.Çünkü hayatın sırrı ve tüm anlamı bunların içinde saklıydı..Bunu bir kez daha insana kanıtlıyordu Yasemin hanımın kendisi.

En büyük desteği olan eşi Volkan Muratoğlu, iki çocukları ve onları bu günlere getiren kocaman aileleriyle birlikte herbiri güzel insanlar onlar..İnsana insan olmanın anlamını anlatırcasına insanı bulunduğun yere hayran bırakırlar..O küçücük dükkanı çocuklarıyla ve azimle büyüten, sevgiyi ellerine katıp emeği bir yemek bahçesine dönüştüren ,başarıyı,edebi ve saygıyı ortak bir dilde anlatabilen Muratoğlu çiftini yürekten alkışlamak gerek..Kalan taktir ise sizin yüreğiniz ve seçiminizdir ancak!.

Papatyada kocaman,çalışkan ve gülümseyen bir aile bulursunuz.Yemekler Yasemin ve ekibinden,yöneten Volkan,pasta ve tatlıların senaristi kardeşleri Hasan.Ful hizmettir Papatyam..

Yıllardır onların mutfağında olmaktan son derece mutluyum ben..Aileleri ise Bursadaki ailem..Teşekkürü borç bilirim herbirinin uzattığı candan dost eline..Unutmayın!..Ağzınızda ve ruhunuzda mutlu bir tat bırakmak isterseniz, Papatyayı koklayıp,orda misafir olmayı yeğleyin..Kalbinizde bir ufak papatya gülümsemesi ile

uğurlanırsınız..Ve bir gün gelir kendinizi misafir değil de ev sahibi gibi hisseder, kırk yıllık dost kahvesini birlikte hazırlarsınız.

Sevgiler yürekten,yemekler papatyamdan..Papatya ev yemekleri,BURSANIN NADİDE YERİ ,..NİLÜFER-BURSA

SİYAH BEYAZ EKRANLARIN PEMBE DÜNYASI..

 
Eski siyah beyaz filmler gibi güzeldi bir zamanlar aşklar!.Ya gerçekten delikanlı gibi sever yada sevmezse ümit vermezdi gönüller..Aradaki grinin tonlarını görüp bilmezdik bizler.Şimdi ise alacalı ,tadilattan çıkmış gibi tüm renklerin seçenek yüklü sevdaları….
Eski bir plak çalıyordu, sükuta boyanmış yaşlı yüzüyle gülümseyen kagir bir evde..Bir odun sobasında yanan aşkı ve üstünde pişen kestaneleriyle Melike Demirağ söylüyordu o güzel gür sesiyle ..’Yeter ki bırakıpta temelli gitmesin..Yeter ki kötü sözle inciltmesin!Yeter ki söz verip te bekletmesin..Razıyım razıyım ben,uzaktan sevsin’!..İşte böyle yalın ve mert sözlerdi sevgiler..
Hey gidi günler hey!.Nerdesiniz ve ne zaman bizleri terkedip de gittiniz?..Eski Ses dergilerinde saklı genç kızların o masum hayalleri balkabağından çoktan çıkıp gitmiş bile belli…Pastahaneye gelmeden ilk önce saygısını sonra kravatını takıpta gelen delikanlıların asil yürekleri ve genç kızların sadece bakışlarında sevdiğini anlatırcasına çarpan kalplerini görmek için 1980 ve öncelerine yolculuk yapmak gerek..Sizde ben gibi özlüyorsanız bunları…Kendinizi ödüllendirin ve evinize bir Tivibu alın..Ne yazık ki reklam gibi oldu bu.. Çünkü eskiden hayatımız okunmuş roman gibi hoş bir sinema şeridiydi..Şimdi ise hepimiz reklamlardan ibaretiz.Eski filmleri açıpta mutlaka seyredin bir gün. Eski bir eşyaya dokunur gibi..Sanal alemi ve sanal duyguları yok sayar gibi..Ve bu yüzyılın dışında kalan herşeyi yaşar gibi..Gerçek sevgi,sönmeyen aşk,gurur,sadakat ve mertlikle kazanılan değerdi yüksek ahlak!..Avuçlarımızda gün geçtikçe eriyen insanlığın özünü hissetmek gibi..
Rahmetli anneannemin kapı komşuları vardı..Evlerin arasında ise sadece tek örgülü bir duvar..Bahçe duvarından Şaziment teyzem seslenip ya hamur kızartması yada sıcak kek uzatıverirdi çoğu kez, biz anlamadan..Duvarının en köşesine ikram tabağını oturtturur;.’Kokmuştur afiyet olsun ‘der bizsiz yiyemezdi sanki..Dedem öldüğünde kırk gün kırk gece herbir komşusu yalnız bırakmayıp büyükannemin yanında kalmışlardı..Sevinçle hüznün paylaşılıp, ekmeğin bölüşüldüğü zamanlardı bunlar.. Çünkü başucu kitaplarında insanlık okumuşlar!..
Bayramlarda heyecanla kartlar yazıp gönderdiğimizi hatırlarım uzaktaki dostlarımıza..Ya randevulu buluşmalar..Sevgiliye heyecanla yazılan o mektuplar..Hepsi bir kutuda saklandılar..Niye mi?..Kıymet bilip ,tarih yazan ve hatır gönül sayan,çiçeği bile kurutup defterinin içinde saklayan bir dünyada maneviyat dolu, mutluluk kolaydı insanlara..Şimdi ise mutluluk, maddi imkanlara kucak açmış teknolojiyi tıklamakta…
Büyüklerimizden kalma çok eski bir radyo var bizde..Ona dokundukça çocukluğuma dokunuyorum sanki..Gözlerim dolu dolu oluyor ve ne düşünüyorum biliyormusunuz?..Ne kadar şanslı olduğumu..Ben o eski siyah beyaz ekranların pembe dünyasını çocukluğumda yaşamışım meğer.Sonundan da olsa yakalamışım ne güzel..Çekirdek çitleyerek açık havada izlenen filmlerin neşe dolu,sımsıcak pembe dünyasını….
Siyah beyaz ekranlar artık bizden çok uzak..Ama hala bu duygularda birleşen ama eski kafalı diyerek belkide gülüp geçtiğimiz, o değerlere bağlı yaşayan insanlarımız var..Onlara elbet saygım ve sevgim sonsuz olacak…
Önümüz kış..Bolca yağmur,soğuk ve kar. Bu kış sadece kendinize özel bir gün ayırın..Eğer soba bulursanız ne mutlu size ama doğal gazla da idare edersiniz artık!!..Bir minder alıp altınıza, battaniyeyi de alın mutlaka sırtınıza.. Bağdaş kurup oturun yere..7O ‘li yıllardan siyah beyaz tadında bir güzel film açın kendinize..Yanınıza ya ıhlamır yada çayınızı almayı unutmayın ama..Birde finger bisküvit..Cep telefonunuzu mümkünse kapatın yada sessize alın..Bir kerede şu emziği koyalım kenara…Gülmeyin ama bana!..Zamanda yolculuk yapın. Eski müzikleri dinleyin ve herşey bir yana onlarla ne kadar insan olduğumuzu,neleri niçin yitirdiğimizi görün..Gerçekten mutlu olup gülümsemeyi isterseniz, o pembe dünyanın masum insanlarını sevip, onları evinizde misafir ediniz..İşte o zaman unuttuklarınızı hatırlayacaksınız.Dünya ne kadar renklenirse renklensin içiniz siyah beyaz ekranlar kadar doğru bir insansa eğer, herşeye rağmen hayat pembeleşir!..

SEVGİ ERDEMİN TA KENDİSİDİR !

Gönül ablam gönül sayfalarını açarak anlattı..
Seksenler dizisini biliriz hepimiz..Oradaki Fehmi Baba‘yı da..Benim Fehmi babam ise, babam değil gönül eşim,yol arkadaşımdı..Bembeyaz saçları,elma gibi kırmızı yanakları,kocaman tontiş bir göbeği ve kaşının altından doksan derecelik bir dik açıyla bakan, ifadesi büyük bakışları vardı..Fehmi Baba yı andıran tavrındaki huylarıyla,yüzüne sevimli bir gülümseyi alırdı.
Yıllar önce gördüğümde hayran olmuştum ona, bir hastahanenin muayene odasında..Ben ondokuz yaşında daha üniversite öğrencisi..O ise benden oldukça büyük, koca bir doçent idi..Sevgili hocam, hoş sohbetiyle güzel bir arkadaştı insana. Beyaz önlüğünü başarı ve gururla taşıyan bu yakışıklı, Yeşilçam’ın jönüne şapka çıkartırdı.. Eminim,Yeşilçam onu es geçmiş olmalıydı..İnsanlık kokan samimi ve içten tavırlarıyla kocaman bir güven veriyordu insana..Bir insana doktorluk bu kadar mı yakışırdı! Kardeşimin ameliyatından sonra ayrılmıştım fakülteden ama onu hiç unutmamıştım.Giderken, çocukça bakan gözlerimde ancak ona elveda diyebildiğimi hatırlarım.
Yıllar yılları kovalamış bizler hayattan nasibimizi almış ve artık orta yaşlara dayanmıştık..Mevsimlerden sonbahardı ama benim için her mevsim sonbaharın yaprağını ağlatan bir şarkıydı. İşte o zamanlardan birinde,bir hastanenin kafeteryasında oturmuş, tahlil sonuçlarımı bekliyordum sessizce..Boşandıktan sonra saçlarıma beyazlar,ruhuma ise yarı bir delilik bulaşmıştı nerdeyse..Dalıp gittiğim geçmişime birden irkilivermiştim;’Çay içermisin Gönül?..diyen gönülden bir sesle..İşte ondokuz yaşındayken hayran olduğum o adamın sesiydi bu !İnanması çok zordu ama hayat tesadüflerle doluydu.
Birbirimize sarılmıştık..Gözlerim dolmuş, ağlayacak gibi olmuştum nerdeyse ..Hayat bazen insanların yollarını kesiştirir, farklı hayatların ellerini tuttururmuş meğer…Zaman geçtikçe önce dost ,sonra sevgili olmuştuk..Onun dünyasında yaşamaktan mutluydum ben.İnsanları tanıdıkça insanlardan kaçıp hayvanlara yaklaşır ya insan, onun hayvanlarıyla sessiz sakin dünyası beni bu yalan dünyadan uzaklarda yaşatmıştı.Geçmişte yaşadıkların seni yıprattığında huyu suyu ve yolu değişir ya insanın.Fehmi Babamın da böyle değişmişti bazı huyuyla suyu..Kavga ederken öyle bir öfkeye kapılırdı ki,sanırdın üstünden trenler geçer ve sen o söylenen akıl dolu cümlelerin içinde ezilip kalırdın.Bir süre sonra ise o pamuk kalbinde bir koca Fehmi Baba yaşatır ve insana kocaman sarılarak gani gani kucak açtırırdı..Söylediği en tatlı cümle ise;‘Gel buraya canım benim,benim yol arkadaşım gel!’derdi..Böylece alıp seni götürürdü, bilgi dolu sohbetinle sevgi kokan dost bahçesine! Anlamazdın içinde nasıl kaybolup gittiğini bile..
Fehmi Babam, cumhuriyetin bulmacalarını çözerdi her Pazar günü..Ben bazen oturur yanında kah gazete okur kah onu izlerdim zevkle..Kırmızı çerçeveli yarım gözlüklerini takar,araştırır bulurdu çözemediklerini de..O profesörce dahi aklının içinde onun ne kadar becerikli olduğuna inanamazdınız!Kırk yıllık kadınlar bile sanki kadın değildi onun yanında..Fırında tavuk yapıp tertemiz bir sofra kuran, balık pişirip süpriz yapan,koltuklara kılıf dikerek, kumaşların yırtılan yerlerine bile yama yapan ve herkonuda merakıyla bilgi satar gibi yürüyen bir kütüphane gibiydi bu tatlı adam! Hamur açarak pideyle pizza yapan Fehmi Babam ,mutfakta usta ahçı gibiydi neredeyse..Ben ona sütlaç yaparken,’O pişmiştir artık birazdan altını kapat Gönül!’diye bana takılıp seslenirdi. Mutfaktaki masanın başında, beni gözünün ucuyla sürekli izleyen bu adama hayretle bakıyordum ben..Hayatımda ilk kez böyle tatlı bilmiş bir insan görüyor ve doğrusu çok şaşırıyordum ama onu sadece bu haliyle değil,her haliyle seviyordum!
Bir insana nasıl baktığın önemli.Çünkü nasıl bakarsan sana öyle dönüp gelir herhali..Bir aynaya bakar misali..Öğrenmeye herzaman meraklı Fehmi Babam güzel pilav pişirmeyi benden öğrenmişti.Herkesin yemeğini asla beğenipte yemezdi.İyi yemekten anlar,çeşit aramaz ama kaliteden ödün vermezdi.Annemden sonra senin elin diyen Fehmi Baba’ya yemek yapmaya bayılırdım hani.O da benim yemeklerime tabi.Yedikten sonra’ Eline sağlık canım’ deyip, elimi öpüşüne ve emeğe verdiği değerle, herzaman müteşşekirdim yüreğine..
Sorumluluk bilen yapısıyla yardımı çok seven bu şeker adamın, birde huysuz yanları vardı ki hiç sormayın!.’Durup dururken icat çıkartma! ‘der gibi kalıpsal düşünen takıntılı halleri aynı seksenlerin Fehmi Babası gibiydi. Ona birşeyi kabul ettirmek bazen imkansız oluverirdi..Arızaya bağladığında beynindekileri, keçi inadıyla kabullenmezdi birtürlü gerçekleri…Ama eğer fena taktıysa birşeye, sussan bile nafile!.İşte o zaman vay haline..’Güle,güle!diyen o sert sesiyle, kapının önünde buluverirdin kendini!..
Haksız yada haklı..Suçlu yada suçsuz ne farkederdi ki..Ne derse desin, nasıl kızarsa kızsın ben yanında olmasam bile herzaman onun gazetesini bırakır..Sevdiği yemeği yapıp, gülümser ve inatla ‘Seni seviyorum yol arkadaşım!’ derdim..Böylelikle,o kapıdan kovar ben bacadan girerdim.Komedi dükkanı gibiydik ikimiz..Çünkü o benim dostum, yol arkadaşımdı..Özelim ve kıymetlimdi.Bana bir erkekle bir kadının en güzel dostluğunu öğretti..Bende ona öfkesinden ve inatlaşan noktalarından geri dönebilmeyi..Kibirden uzak Allah için sevip ,nefsine yenilmemeyi ve herşeye rağmen sevgiye sarılmış bir erdemi.. Çünkü biz sadece sevgili değildik.Tavla oynayabilen,beraber yemek yapabilen kanka gibi,omzuna yaslanıp uyuduğun sevgili gibi,üstü açılınca örtülen çocuğun gibi ,okkalı kavga eden bir karı koca gibi,ağlayıpta dertleşen kardeş gibi,güvenle verilen sözlerin sırdaşı gibi, iyi kötü her halükarda sarmıştık birbirimizi..Tıpkı söz verdiğimiz gibi!
Evlilik ve beraberliklerin en büyük problemi çiftlerin sadece eş olma beklentileridir..Eşten başka çok şey olmayı öğrenin.Taş atarsa size,.siz ekmek atmaktan asla vazgeçmeyin..Öfkeye ateşle değil suyla gidin.Sevdiğinize eş değil aş olun ve lütfen baş belası olacaksanız eşinizin tatlı belası olun ve yaşlanınca emek verdiğiniz o koca pastayı birlikte yiyin!.Unutmayın sevgi alınmaz,duyulur ve verilir!. En güzeli Allah için ,beklentisiz olarak verilenidir..Sevgi ,erdemin ta kendisidir..

İÇİNDEKİ ÇOCUĞU AZAD ET

                 Bir yılbaşı gecesi daha gelip çatmıştı.Girdiğin yılın ne önemi vardı.Yanında elini tutan biri yoksa eğer..Akşamı karşılamıştı saatler .Eski bir parça çalıyordu ışıkları sönmüş bir odada..Sevgili İlhan İrem’in parçasıydı bu..’Hatırlarmısın bilmem..Yıllar geçti üstünden.’diyordu derin bir sessizliğin içinden..Buğulu cam misali bakışlarıyla yaşlı beyaz saçlı bir adam pencerenin önünde oturuyordu..Bana sigarımı yakarmısın? diyordu.Sigarasını yakıp yanına oturmuştum..’Dans etmek istiyorum seninle ama edemiyorum.’ deyince onu elinden tuttuğu gibi dansa kaldırmıştım..Güzel dans ediyordu ama parça bitince bir sonraki parçaya gelmeden yerimize oturmuştuk bile.’Bana yardım et,ben sevmekten korkuyorum!’..dedi.’Gönül yorgunuyum ben!’ deyince bana,.bende ona ’Hayır,sadece senin  içindeki çocuk mahkum okadar.’ demiştim.
Yıllarca bana anlattığı  hayat hikayelerinde onu,tecrübeleri yanlışları ve doğrularıyla ama büyük bir zevkle dinlemiştim. Bazen de saatlerce dinlediğim hikayeyi defalarca..Dinlemekten bıkıpta usanmayan ,herzaman tükenmez bir hevesti benimkisi.. Kendisini severek ve dinleyerek ezberlediğim en büyük dostumdu o benim..Yaptığı üç yanlış evlilikten sonra kanser hastası olan annesine bakmış ve yıllarca kedileriyle başbaşa yalnız oturmayı seçmişti bu gönül yorgunu..Yaşanması zor bir adamın bakışlarının anlattığı tüm ifadeleri  ezberlemiş ve onunla iyi ve kötü gününde yaşamayı öğrenmiştim ben..Her canı acıdığında onunla aynı kapıya bakıp, aynı şarkıyı söylemiştim hiç düşünmeden..Beraber ağlayıp beraber gülmeyi bildik..Lakin birsüre sonra, bir bahane bulup benimle kavga etmeye bayılırdı sanki..İşte o zaman anlardım yanlız kalmak istediğini..Ardındansa uzun süre alıştığı  yanlızlığına kaplumbağa gibi kabuğuna çekilirdi. Sonra yeniden yürümeye başlarcasına dayanamaz beni arardı yine kalbi..Ne benden ne de yanlızlığından vazgeçebilmişti..Her defasında ona açtığım kucakta vefa,sadakat ve sevgiyle yüklü  koca  bir dünya olmuştum ona..O bana bilmediğim çok şey öğretmişti ama ben ona ısrarla öğretmek istediğim tek şeyi öğretememiştim neyazıkki..Neyi mi? İçindeki çocuğu sevmeyi..Onu mahkum değil,azat edebilmeyi!.Onun sesini dinlemeyi..O seste ise tek bir kelime gizliydi..İçindeki çocuğa sarılsaydı o kelimeyi  bulacaktı belki.
 Gençliğinde mesleği ve sosyal yaşamıyla zirvede olan bu adamı  ilerleyip başını alan yaşlarında tanımak imkansızdı.Oldukça hızlı yaşanmış bir gençlik,nerdeyse dünyayı gezip görmüş bir kültür,hayatına girip çıkmış sayısız kadın,tavan yapmış bir karizma ile kariyer..Ama tam mesleğinin zirvesindeyken,bir kadının onun canını yakan hain planıyla birden altüst olmuş bir hayattı onunkisi.. Aşık olup evlendiği kadının ise gerçek yüzünü gören bu gönül yorgunu içindeki çocuğu çoktan susturmuştu ..Oysa o içindeki çocuğun sadece ders alıp uslanmaya ihtiyacı vardı..Yanlız duvarlara ve  sevgiden yoksun bir yaşama değil..Artık yıllardır şehir dışına çıkamayan,sevdiği halde yıllardır denize giremeyen,dışarıda yemek yemeği ,gezip dolaşmayı problem haline getirmiş bir adama  dönüşmüştü..Evine benden başka misafir girmezdi..Bende onun misafiri değil ,o evin rengi ,sıcacık dost sevgisi ve mutfağıydım zaten. Tüm mutluluğu çocuklarım dediği kediciklerdi..Evladından ise yıllardır kopuk olan bu yol yorgununun hayatı kedilerden ibaretti sanki..Yaşananların ağırlığını hazmetmek zor olsada , insan böylesine cezalandıramazdı kendisini.Neydi bu?.E Tipi Cezaevi mi?..
İnsan ne yaparsa kendisine yaparmış ya hani..Bu söze birkez daha inandım yürekten..Geçmişini affedemeyen  insan ,en iyi dostunu yaşadığı tüm fırtınaların iklimi yaparmış ya hani..Tüm faturaları ona çıkartırmış ya..Kah içtikçe bazen ona söylenir, kah yanlızlıktan memnun haliyle ‘Git!’ der, bencilleşirmiş..Birden siliverirmiş tüm güzel yaşanmışlıkları tek hatayla ..Canımın içi diyerek vefayla tutuğun dost elini yok sayarcasına….
İçinde şekerden de şeker can bir adam var oysa!..Birlikte yemek yapan,kavga ettikten sonra sarılan,ekmeği bile bölüşerek paylaşan ve minicik şeylerle mutlu olmayı bile birlikte başaran bu adam, sonra o güzel çocuğu mahkum edip sokuyor müebbet hapisine..Çünkü o çocuk mutlu olmaya devam ederse bir yanlış daha yapar.Öyle bir lüks yasak gönlüne.
 Ölüm var ya hani..Oyun biter perde kapanır..Ama bu arada  o sahnede neler neler yaşanır.Silgisi yoktur hayatın..Sayfalarını yırtıp atamazsın.Yutkunur kalır, gideni bir daha bulamazsın.Acısı ve tatlısıyla kim kazanmışki dünyayı sen kazanacaksın?.Ancak bir  insanı kaybetmek ve kazanmak gerçek dünyadır..İşte o dünyada, içindeki çocuğu azat etmezsen eğer, gönlün mahkum ve sen hep yarım kalırsın..
 Sevmekten korkmayın!..Sevdiğinizin yürüdüğü yolu sevin,içtiği bardağı,giydiği tişörtü ve başına koyduğu yastığı..Ama en çokta lütfen içinizde saklanan çocuğu sevin..Unutmayın en çok  onun size ihtiyacı var…
 ‘Bazı insanların kalplerine dokunamazsınız ama yazdıklarınız dokunur!..
 Gönül’ün ‘gönül’defterinden…

SİHİRLİ DOKUNUŞLAR

                Nurhayat hanım  oturma odasındaki koltuğa ayaklarını uzatmış oturuyordu..İşten yorgun dönmüş televizyon seyrederek dinlenmeye çalışıyordu..Öte tarafta eşi Ender bey ise mutfakta herzamanki koltuğuna çökmüş maç seyrederek birasını yudumluyordu..İkisi ayrı yerde ayrı telde ama aynı evdeydiler…Ne paylaşıyorlar diye düşündüm birden..Aynı evden başka hiçbirşeydi paylaşımları..Yemek yerken tartışmışlardı bile..Lakin aradan bir saat kadar geçmişti..Ender bey kendi önüne koyduğu çerezi eşininde önüne götürdü..Odadan ayrılırken de yanağından bir öpücük aldı..Karısının saçını elinde iki saniye gezdirdi ve maçına geri döndü..O an artık aynı evi değil,aynı yüreği de paylaşıyorlardı..Evlilik, çiftlerin mükemmel oluşları değil,geçinmeye gönüllü iki insanın birbirlerinin kusurlarını örtmeye meyilli olmalarının tamlamasıydı.
               Bazen sevdiğin birisine yakın da olsan uzaksındır aslında..Bazende çok uzaktada olsa yakında hissedersin onu hep ya…Sen nerede olursan ol yüreğindekileri taşırsın çünkü oraya..Bu yüzden etrafındakiler değil.,yüreğindekiler önemlidir yalnızca..Çok eskiden mahallemizde balıkçı bir Haydar amcamız vardı..Kızını kazada kaybettikten yıllar sonrada kansere yakalanan eşini kaybetmişti.Sık sık denizlere açılan Haydar Amcam öyle yalnızdı ki..Onu çok mutsuz sanırdım hep ben..Bir gün yaptığım poğaçalardan ona götürdüm..Balık pişiriyordu..’Gel seninle yiyelim.’ dedi..Balıkları yerken koyu bir sohbete dalmıştık.Denizleri neden bu kadar çok sevipte açılıp gittiğini sordum ona.Zamanında rahmetli eşinle denizlerde kendi şarkılarını çok çalıp söylerlermiş..Bu yüzdende kızının adını Deniz koymuş.’Birgün bile okkalı bir kavga edemezdik biz  eşimle .Çünkü canını kaybetmenin derin acısıyla yokluğun kıymetini iyi bilirdik.Ama Allah aldı onu da,.gitmesi gerekiyordu ve gitti.Bende her denize çıktığımda eşimi hissederim..Ona ve çocuğuma dokunurum..Çünkü dokunmak sadece ellemek değildir kızım!..Dokunmak ruhunda onu duymayı bilmek,hissetmektir.
Böyle hissettiğimiz veya bizi böyle hissedebilen sevdiklerimiz varsa bunlar hayatın sihirli dokunuşlarıdır gerçekten.Bazen içindeki ağlamaları gizlemek için sahte gülüşler taşır ya insan..İşte hayat o sahte gülüşlere değmeyecek kadar kısadır ve sen yolun sonuna gelmeden gerçek olmayan herşey gittikçe bayatlar.Bu yüzden sevdiklerimize dokunalım..Unutmayın!.Kimi ve neyi seversen sev.Hayat ancak severseniz gülümser size.
Sevgiler…..