SESİMİ DUYAN VAR MI?

0

16 Ağustos 1999, hava günlerdir boğucu sıcak. Heybeliada’dayım, saat 11.00 civarı Feray İstanbul’dan geldi. Onu karşıladım, hemen eve gittik, akşam için hazırlanacak ufak tefek yemek hazırlıklarını tamamladık. Saat 14.00 civarı, müthiş bir sıcak var, Ferayla birlikte Yalova vapurunu bekliyoruz iskelede. Mustafa ve Gökhan gelecek. Hepsinin bana sözü var, “bir gün Heybeliada’da buluşuruz” diye. İşte o gün 16 Ağustos 1999. Gökhan rahatsız. Ciddi böbrek sorunu var, diyalizden çıkıp gelecek. Mustafa her daim Gökhan’ın yanında, hakkı asla ödenemez. Biz dördümüz çocukluk arkadaşıyız. Mustafa, Gökhan ve ben yanyana evlerde aynı sokakta büyüdük, beraber okula gidip geldik. Bir dönem dördümüz hiç ayrılmadık, çok eğlenirdik.

Hava o kadar sıcak ki, Gökhan’ı rahat ettirmeye çalışıyoruz. Onlara evimizin alt katında, serin bir oda hazırladık. Feray, ben, babam ve köpekler yukarı katta kalacağız. Herşey hazır. Mustafa ve Gökhan mangal istedi, gelirken köfte getirdiler Yalovadan. Akşam yemek faslı bittikten sonra, iskeleye inelim dedik, hava hala çok sıcak. Biraz oturduk, birşeyler içtik, ama durulmuyor. “Hadi,” dedim, “Gökhan yürüyebildiği kadar tura doğru gidelim, ağaçların altı daha serindir.” Kocaman bir kesekağıdı çekirdek aldık ve turun hemen başlangıcında çamların altındaki banklarda mola verdik. Deli gibi çekirdek yiyip, birbirimizle uğraşıp gülüyorduk. Gökhan’ı böbrek nakline ikna etmekten, Mustafa’yı evlendirmeye, Yalova dedikodularına bir sürü şey konuştuk. Hava hala çok sıcaktı ve kimse kalkıp eve gitmek istemiyordu. Saat 03.00 olduğunda “hadi, artık kalkalım da eve gidelim” dedim. Hiç istemeyerek kalktık. Gökhan’a ayak uydurarak yavaş yavaş, gülüşerek yürümeye başlamıştık ki, bir gürültü başladı. Sanki hemen yanıbaşımızda binlerce motor çalışıyordu. Daha sesin ne olduğunu anlayamamışken yürüdüğümüz yol eğilip bükülmeye, elektrik direkleri yere kadar yatıp kalkmaya başladı. Yürüyemedik. Yolun ortasında birbirimize sarılıp kaldık. Ben “yer yarılıyor” demişim, hiç hatırlamıyorum. Mustafa sakinliğini bozmadan “sakin olun deprem oluyor” dedi, onu hatırlıyorum. Sonra herşey kapkaranlık oldu. Ses kesildi. Gökhan’ı sakin tutmamız lazımdı, tansiyonu çıkmamalıydı. Anahtarlığımda takılı olan minicik feneri onlara verdim. “Ben önden koşuyorum, babama bakayım, siz yolu bulursunuz” dedim ve fırladım.

Ada yolları ezberimde, her çukurunu, her taşını, her sokağını biliyorum. Eve doğru koşarken kardeşimi telefonla arıyorum. İlk beş dakika içinde aradığımız herkese ulaştık çok şükür. Sonra telefonlar çalışmadı. Eve vardığımda herkes ayakta, ama bir sorun yok. Geri dönüp arkadaşlarımı buluyorum, eve getiriyorum. Evin bahçesinde oturmaya başlıyoruz. Hava hala çok sıcak ve sürekli sallanıyoruz. Saat 05.00 civarı Mustafa’yla birlikte “etrafa bir bakalım, belki bir haber vardır” diye çıkıp turluyoruz. Askeriyeye gidiyoruz, “henüz bir bilgi yok” diyorlar. Kimsede radyo yok. Telefonlar çalışmıyor. Sabah saat 07.10’da Yalova’dan gelen vapur yanaşıyor iskeleye. Bomboş. Feray’la birbirimize bakıyoruz, “dur Çınarcık gemisi gelecek 10 dakika sonra” diyorum. Geliyor. Bomboş. Tek tük diyorlar ki, “Yalova dümdüz oldu.” Gökhan’ın tansiyonu çıktı o arada, Mustafa eczaneden dil altı hapı aldı verdi. Hepimizin evi, ailesi Yalova’da. O gün sadece Feray’ın anne ve babası Yalova’da, diğerleri başka yere gitmiş. Onlardan bir şekilde sahilde oldukları ve iyi oldukları haberi geliyor. İlk işimiz onları bulmak, sonra herkes kendi evi yerinde mi ona bakacak. Bekliyoruz, Yalova vapuru İstanbul’dan da boş geliyor. Biz varız ve bir kaç kişi. Gökhan iyi değil, tansiyonu düşmüyor. Yol bitmiyor bir türlü.

Yalova’ya vardık. Çok siren sesi var. Sonra bir sürü insan, yüzlerinde hiç ifade yok. Bazısı gecelikli, bazısı iç çamaşırıyla, bazısı yaralı, bazısının kucağında bir çocuk. Ama hiç ifade yok yüzlerde. Yürüyoruz, herkes hem tanıdık hem tanımadık. “Gitmeyin” diyorlar, ” bitti Yalova.” Ambulanslar dizilmiş, belki yüzlercesi var. Yalova’dan feribotlarla İstanbul’a hasta götürmeye çalışıyorlar. Tepede helikopterler uçmaya başlamış. Bir kamyonet hatırlıyorum, arkasında insanlar olan, birinin başı kan içinde. İskelede kocaman bir çatlak olmuş boylu boyunca. Dumanlar çıkıyor bazı binalardan, yangın çıkmış. Bir bina yan yatmış. Bir başkası bir kat eksilmiş. Sanki hiçbirşey gerçek değil, ama dokunabiliyoruz hepsine.

Feray’ın anne ve babasını buluyoruz. Mustafa ve Gökhan ayrılıyor kendi evlerine doğru. Ben de annemlerin evine bakmaya gidiyorum. Gidemiyorum. Sokağın başındaki iki bina yıkılmış, girilmiyor. Yan sokağa giriyorum. Bir evin sokak kapısı açık, merdivenleri yıkılmış. “Nasıl indiler ki aşağı?”

Yürüyorum, aradan geçmem lazım, yolun sonunda bir başka ev kum tepesi ve bir çatı halini almış. İki gün sonra aynı yerden geçerken biri elini dudaklarına götürüp “sessiz ol” işareti yapıyor. Araçlar kontak kapatmış bekliyor. Enkazdan ses geldiğini sanmışlar. Evet, o kum tepesi ve üstünde çatı olan enkazdan. Kimse kurtulmadı oradan.

Günaşırı Ada’dan telefon pillerini şarj edip,kardeşime ve arkadaşlarına getiriyordum.Yanımda toparlayabildiğim kadar alçı malzemesi ve şimdi hatırlayamadığım o gün, o anda istenen tıbbi malzemeyi bulup sağlık merkezine teslim edilmek üzere veriyordum. Yalova’da hala elektrik yoktu. Her geldiğimde koku daha da artıyordu. Her geldiğimde acı daha da büyüyordu. Yalova ölüm kokuyordu. Kardeşim ve arkadaşları sürekli çalışıyordu. Ben de birşeyler yapmak istiyordum. Hastalık tehlikesi başlamıştı. Kardeşim yeterince insan olduğunu, artık kalabalığın işleri zorlaştırdığını, benim bu şekilde daha faydalı olacağımı söyledi. Mümkünse kıyafet, yiyecek, battaniye, tıbbi yardım yapmak isteyen tanıdıkları organize edebileceğimi, bunun daha mantıklı olduğunu söylediler. O andaki ihtiyaç listelerini takip ederek elimden geldiği kadar yaptım, yaptık.

Günler geçti, enkazlar temizlenmeye başladı. O enkazlarla denizi doldurdular. Denizi doldururlarken hala kokuyordu. Sonra o dolgu alana park yaptılar, çay bahçesi yaptılar. O çay bahçelerinde düğünler oldu, sünnetler oldu, ne halaylar çekildi, ne göbekler atıldı. Haa bir de deprem anıtı yaptılar, bir kaç yıl tertemiz bakıldı, sonra harabeye döndü. Her yıldönümünde temizlendi, sonra yine unutuldu. Acının tarifi yok. Acıyı hepimiz başka türlü yaşadık. O mermerlerde yazan isimlerden kaçını tanıyorum? Ne fark eder? Ben ölümün kokusunu duydum, her biri ayrı bir acı içimde.

16 yıl sonra dün olmuş gibi hatırlıyorsam o günü, 16 yıl sonra hiç olmamış gibi yaşıyorsa insanlar bir sorun var. Sokaktan her kamyon geçtiğinde koltuğunuzun kenarına yapışıyor musunuz? Ambulans sesi duyduğunuzda göz yaşlarınız akmaya başlıyor mu? Televizyonda deprem haberi ya da görüntüsü izleyemiyor musunuz hala? O parkın üzerinde yürürken aklınıza mezarlık geliyor mu, 16 yıl sonra bile? Bazen bir koku ölümü çağrıştıyor mu size? Yeniden olursa diye bir planınız var mı?

Hey, orada bir yerde sesimi duyan var mı? Yalova’da toplanma alanı nerede kimler biliyor? Mahalle Afet Gönüllülerini kaçınız duydunuz? Bu şehirde neler yapıldı ya da yapılmakta bir fikriniz var mı? Senede bir gün hatırlayacaksanız boşverin herşeyi. Acının tarifi yok, sesimi duyan var mı?

Hiçbir yer bir daha ölüm kokmasın.


Warning: A non-numeric value encountered in /home/atawp/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 997